Ağustos262013

İnsanlığın Son Durağı

Son Durak 1

Arap Yarımadası’nın yeni yıldızı Dubai’de, tapınak misali yükselen gökdelenler.

Son Durak 10

Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa’nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan sanıyorum. (Kasas suresi, 38. ayet)

Son Durak 7

Son Durak 2

Petrolün verdiği zenginlik ve Batı’ya duyulan özentinden olsa gerek inşaatların ardı kesilmiyor.

Son Durak 3

Milyar dolarlık binaların en büyük düşmanlarından biri ise güvercinler.

Güvercinler binaları ve üzerindeki kralın resmini kirletebilir!

Son Durak 6

Etkili bir kimyasal içeren güvencin dışkıları binaların dış yapılarını zamanla aşındırarak zarar veriyor.

Son Durak 11

Son Durak 8

Son Durak 4

Şahin eğitmeni David Stead güvercinleri şehirden uzaklaştırmak için seçilmiş bir görevli.

Güvercinleri yırtıcı kuşlarla kaçırmak etkili ve zararsız doğal bir yöntem.

Son Durak 5

Son Durak 9

Son Durak 12

Colorado’da yılın belli dönemleri geyikler şehirlere inerler.

Son Durak 13

Amerikalılar bu toprakları işgal etmeden önce, bu alanlar hayvanların otlak alanları idi.

Son Durak 14

Dişi geyikler genelde otlanmak için düzlük alanlara inerler.

Son Durak 15

Yeşil golf sahaları iyi bir otlak yerleridir.

Son Durak 16

Dişi geyekler için şehirlere inen erkek geyikler, bu dönemde birbirlerine ve insanlara saldırabilir.

Son Durak 17

Kovalama Sırası Geyiklerde

Son Durak 18

Yıllarca at üzerinde görev yapan kovboy şerifler, şimdi scooter ile geyikleri kovalıyorlar.

Son Durak 19

Tanrılara ve hayvanlara ev sahipliği yapan Hindistan.

Son Durak 20

Son Durak 21

Tek gözünü kaybetmiş bir maymun etrafı sinsice gözetliyor.

Son Durak 22

Son Durak 23

Bir seyyar sebze satıcısı göze kestiriliyor ve öncü erkek liderliğindeki ekip eyleme geçiyor.

Son Durak 24

Son Durak 25

Bir taraf satıcıyı oyalarken, diğer maymanlar meyve ve sebzeleri çalıyor.

Son Durak 26

Son Durak 27

Son Durak 28

Satıcının emekleri boşa gidiyor ama hayvanlara da pek kızamıyor.

Çünkü bu hayvanlar taptıkları tanrıların sevimli yaratıkları olarak görülüyor.

Son Durak 29

Son Durak 30

 NewYork’da hareketli bir gece sonu ve çöplük alanına dönen kent.

Son Durak 31

Temizlik ekibi Jeff ve Junior gece devriyesindeler.

Son Durak 32

Bu gece ki görevleri,  bir Çin lokantasında.

Son Durak 33

Lokantanın kapanması ile birlikte kanalizasyonlardan çöplüklere;

lağım fareleri ve hamamböcekleri istilası başlıyor.

Son Durak 34

Son uzman tahminlerine göre şehirde 9 milyon tane iri lağım faresi yaşıyormuş.

Çok büyük kanalizasyonlara sahip olan ve kapitalizmin merkezi sayılan bir kent için bu sayı az bile!

Son Durak 35

Yakalanan böcekler ve fareler toplanarak çöpe atılıyor. Böylece ekibin mesaisi son buluyor.

Ertesi gün lokantaya gelecek müşteriler, hiçbir şey olmamış gibi yiyeceklerini büyük bir iştahla yiyecekler!

Son Durak 36

Son Durak 37

Londra Gecesi

Son Durak 38

Son Durak 39

Son Durak 40

Son Durak 41

Son Durak 42

Şehrin bilhassa ahşap yapılı evlerinde barınan böcekler, geceleri ortaya çıkarak insan kanı ile besleniyor.

Son Durak 43

Son Durak 44

Haşere imha uzmanı Adam ve köpeği Charlie, temizlik için evlere servis yapıyor.

Son Durak 45

Charlie insanlardan 20 kat daha hassas koku duyusuna sahip.

Böceklerin yerini tespit ediyor ve temizlik işini uzmana bırakıyor.

Son Durak 46

Son Durak 47

Kötü ve zararlı görünen her şeyde en az bir yaradılış hikmeti mevcuttur.

Fas’da genç bir adam çatıya kurduğu yuva ile güvercinleri besliyor.

Son Durak 48

Yetiştirdiği güvercinlerin dışkıları dabakhane çalışanlarına malzeme sağlıyor.

Son Durak 55

Son Durak 49

Dabakhane çalışanları bu dışkıları derileri yumuşatmak için kullanıyor. Yumuşayan derilerin değeri kat kat artıyor.

Son Durak 50

Son Durak 51

Son Durak 52

Dabaklanan ve Boyanan Deriler

Son Durak 53

Deriler güvercin dışkısında birkaç gün bekletilerek karıştırılıyor.

Son Durak 54

Son Durak 56

Yumuşak deriler pazara doğru yol alıyor.

Son Durak 57

Son Durak 58

Amerikanın Austin kantinde yarasa turizmi kurulmuş.

Son Durak 59

Geceleri ortaya çıkan milyonlarca yarasayı izlemek isteyenlere tekne turları düzenleniyor.

Son Durak 60

Son Durak 61

Son Durak 62

Yarasalar her gece sokak ışıklarında toplanan 6 ton böceği tüketiyor.

Bu ise böceklerden kurtulmak isteyen şehirler için bulunmaz bir fırsat.

Son Durak 63

Son Durak 64

Son Durak 65

Son Durak 66

Dünyanın hiçbir yerinde ki hayvanlar; Hindistandaki kadar şanslı ve saygın bir konuma sahip olamaz.

Son Durak 67

Hindistan’da tabiata tapanlar topluluğunun yaşadığı bir mahalle.

Son Durak 68

Bir adam, annesini kaybetmiş bir ceylan yavrusunu beslemek için eve getiriyor.

Son Durak 69

Hayvanlar çocuklar için oyun ve sevgi kaynağıdır.

Son Durak 70

Yavru ceylan alınan süt ile besleniyor.

Son Durak 71

Son Durak 72

Son Durak 73

Son Durak 74

Genç adamın karısı kucağında cocuğuyla beraber ceylanı da emziriyor.

İnsanların hayvanları emzirmesi olayına Afrika ve Hindistan’da sık rastlanabiliyor.

Son Durak 75

Son Durak 76

Bu küçük yavru düşmanlarından korunacak kadar çevikleştiğinde doğal ortamına salınıyor.

Son Durak 77

Son Durak 78

Son Durak 79

Sürekli ve giderek artan bir hızla üretiyoruz. Çünkü bir türlü doymuyoruz!

Son Durak 80

Ürettikçe daha çok yiyor, daha çok yedikçe daha çok doymuyoruz!

Son Durak 81

Geleceğimiz olan değerli yeraltı sularını ekinler için plansızca israf ediyoruz.

Son Durak 82

Meyveler eskisinden daha güzel görünüyor! Ya tatları ve yararları?

Son Durak 83

Günümüz besi hayvanları neredeyse hiç doğal ortam görmeden, suni yemlerle beslenerek hayatlarını sürdürüyor.

Son Durak 84

Sınırsız avlanmalar balıkların soyunu tüketir mi? Ya da sulara karışan kimyasal atıklar insanları zehirler mi?

Son Durak 114

Son Durak 85

Yük taşınan limanlar hiç boş durmuyor! Bu kadar geminin atıkları nereye gidiyor acaba?

Son Durak 86

Ulaşım ve rekabet arttığında yerli üretimlerin hiçbir değeri kalmıyor. Bunun adı küresel kapitalizm.

Son Durak 87

Bilhassa Batı ve Çin gibi gelişmekte olan ülkeler Afrika’nın saf topraklarını büyük bir hızla sömürüyor.

Orman kanunlarının geçerli olduğu bir dünyada, Genetiği Değiştirilmiş Ürünler için deneme sahasıdır Afrika.

Son Durak 88

Kalabalık nüfus kapitalist sistem için ucuz işçi ve bol tüketim demektir.

Belki de bu nedenle insanlar topraklarından koparılarak şehirlere dolduruldu!

Son Durak 89

Büyük kitleleri beslemek için icat edilmiş, Fast Food denen hazır gıdalar;

insanların biyolojik yapısını, kültürünü hatta ahlakını bile olumsuz etkiliyor!

Son Durak 90

Son Durak 91

Sadece İngiltere’de 1 günde 100 milyon ton çöp ortaya çıkıyor.

Tüketim hastalığına bulaşmış diğer ülkeleri düşünemiyoruz bile!

Son Durak 92

Petrol ve ilaç gibi kimyasal atıklar 100 yıl gibi uzun bir süre çevrede kaldıkları düşünüldüğünde,

kısır kirlilik döngüsünün boyutu ancak o zaman anlaşılıyor.

Son Durak 93

Son 100 yılda mavi dünyamız büyük bir çöplüğe dönüşmüş durumda.

Son Durak 94

Son Durak 97

24 Saat Alışveriş Yap!

Hayatı Çöpdolu Yaşa!

Son Durak 95

Çöplüklerden sadece köpekler beslenmez!

Son Durak 96

Kargalar da beslenir.

Son Durak 98

Diğer Kuşlar da.

Son Durak 99

Çöplükten insanlar da beslenir, hem de birbirlerini ezercesine!

Son Durak 100

Bazı aileler çöplükte kurulur, hayatları çöplükte geçer. Çocuklar çöplükte doğar, çöplükte büyür.

Son Durak 101

Onlar için, yüklü gelen her yeni araba kıyasıya bir mücadeledir.

Son Durak 107

Günümüzün çöplüğü bile büyük bir sektöre dönüşmüş durumda.

Buralardan milyonlarca köle ekmek parası ve binlerce patron para kazanıyor.

Doğal olarak da daha çok kazanç için daha çok çöp ve çevre kirliliği isteniyor.

Son Durak 102

Son Durak 103

Son Durak 104

Ekmeğini Çöpten Çıkaranlar

Son Durak 105

Bazen Denk Gelir Taze Bir Meyve.

Son Durak 106

Son Durak 108

Akıl hocası Batı dünyası, Arap yarımadasına yalancı bir cennet kurma sevdasında!

Son Durak 109

Kıyamet alametlerinden biri de, yalın ayak, çıplak, yoksul koyun-keçi çobanlarının binaları yükseltmekte birbirleriyle yarış ettiklerini ve böbürlendiklerini görmendir. (Buhari, Fiten, Ahmed bin Hanbel, Müsned)

Yukarıdaki Hadisi şerifte de görüldüğü gibi, petrol bulunana kadar, Arap zenginleri yukarıda tarif edildiği gibi değil miydi?

Son Durak 110

İnşaatlar hiç bitmiyor. Medeniyette terakki etmenin göstergesi daha çok beton yapmak olmuş!

Son Durak 111

Renkli geceler ve seri üretimler için akarsuların önü kesilmiş ve enerjiler üretilmeye başlanmış.

Barajlar çamur yığınlarına dönüşmüş, canlıların suyu kesilmiş ve tabiatın dangesi bozulmuş kimin umurunda?

Son Durak 116

Son Durak 112

Günümüzde faturalar elektronik ortamda geliyor ama her nedense ağaç kullanımı hiç azalmıyor!

Nüfuslar artıyor, aileler parçalanıyor,  her gün moda değişiyor, yeni ev yeni eşyaları gerektiriyor.

Son Durak 113

Büyük adamların oyuncakları olan araçlar çevreyi kirleten petrol ile çalışıyorlar. İnsanoğlu toplu ulaşımdan kaçıyor,

yalnızlaştıkça yalnızlaşıyor. Keyfi rahatı için ferdi ulaşımları tercih ediyor. Yeter ki gelsin kapitalizme bol kazançlar!

Son Durak 115

İnsanoğlu çaresiz bir güç hastalığına tutulmuş gibi, daha çok enerji istiyor! Hatta enerji için birbirini kesiyor!

Son Durak 117

Şehirler için gece hayatını canlandırmak kolay para kazanmanın en güzel yollarından birisi.

Son Durak 118

Her sanayi kuruluşunun etrafında nedense hep fakirhaneler bulunur!

Son Durak 119

Son Durak 120

Tüketim ve çevre kirliliği Batılı uzmanları kaygılandırmış olmalı ki; mühendistleri çevreci projelere yönlendirmiş.

Son Durak 121

Son Durak 122

Son Durak 130

Son Durak 129

Çölün ortasına çöl güneşinden faydalanan bir kent projesi.

Son Durak 123

Gelecek için planlanan şehirlerde; tüketim azalmıyor ama oluşan atıklar tekrar değerlendiriliyor.

Petrol yerine daha temiz olan güneş enerjisi kullanılıyor.

Son Durak 124

Sanayi ve teknolojik gelişmelerle çevreyi mahveden ve bunun üzerinden para kazanan Batı dünyası;

şimdilerde çevreci modeller öne sürüyor ve bu işin kaymağını başkalarına katırmayacaklar gibi görünüyor.

Son Durak 125

Batı dünyası İslam dünyasına sadece şehirler kurmaz, gizli bir kültür medeniyeti de oluşturur!

Son Durak 126

Son Durak 127

Son Durak 128

Son Durak 131

New York’ta bir gökdelen çatısı ve çatıda sebze bahçesi.

Son Durak 132

Bir başka gökdelenin çatısında yer alan arı kovanları.

Son Durak 133

Sebzecilik ve arıcılık, şehir hayatından bunalanlar ve para kazanmak isteyenler için fırsat kapısı.

Son Durak 141

Son Durak 134

Son Durak 135

Arılar kentin büyük parklarındaki çiçeklerden besleniyorlar.

Son Durak 136

Son Durak 137

Son Durak 138

Son Durak 139

Son Durak 140

İşte İnsanlığın Son Durağı Şehirler.

Durağın Az İlerisinde Kıyamet ve Ahiret!

Son Durak 142

10AM
Mayıs142013

Hatay’daki Patlamalar Üzerine

Selam ben Beşşar Esed. 

Sırtını Amerika’ya yaslayan ve böylece mutlu mesut yaşayacağını zanneden onlarca müslüman ülke liderinden birisiydim. Pek akıllı bir adam da sayılmam. Günümüzdeki makine ve bilgisayar bağımlılığı insanların hafıza yeteneğini  ciddi şekilde köreltmiş vaziyette * olduğu için sizlere bazı şeyleri hatırlatmam lazım.

2008 yılında Arap Birliği Zirvesi vardı, bu toplantıda ben ve birtakım Arap liderleri bir araya geldik sevgili gadasını aldığım. Sen muhtemelen bu haberi gördüğünde “öeehh” deyip bir sonraki “Internet’te tıklanma rekorları kıran kedi” haberine veya sikimsonik sıradan bir futbol haberine baktın. Zira o haber daha eğlenceliydi, daha zevkliydi, daha neşeli dakikalar vadediyordu sana. Neyse dur ne diyordum, heh bu toplantıda Kaddafi adında bir Arap lideri de konuştu. Ne diyordu bu Kaddafi biliyor musun?



Saddam’ın yakalanıp idam edilmesine değinmişti Kaddafi. Aslında Saddam pek sikinde değildi Kaddafi’nin, bunu kendisi de söylüyordu. Tıpkı öğrencilerine Beş Hececilerin adlarını “feyho” şeklinde ezberletmeye çalışan edebiyat öğretmeni gibi, Saddam örneği üzerinden bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu bu Kaddafi. Konuşmasının özeti şuydu Kaddafi’nin: “Neden Saddam’ın adil bir şekilde yargılanması için bir şeyler yapmadınız? 11 Eylül’ün Irak’la ne alakası var? Neden Saddam’ı öldürdüler? Hepiniz sırtınızı Amerika’ya yaslamış vaziyettesiniz, aranız bozulur diye ağzınızı açıp tek kelime laf edemediniz. Bizim en büyük düşmanımız kendimiziz, önce aramızda birlik olmalıyız. Yoksa sıradaki sizlerden biri de olabilir”

Kaddafi bunları söylerken salonun tepkisi ne oldu biliyor musun? Yalnızca 5 saniyeni rica edeceğim senden, “Sıradaki sizlerden biri de olabilir” dediğinde işte bu tepkiyi verdik Kaddafi’ye: http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=VZZvPlGCt_8#t=440s  “Çok iyi abi yea” diye yapılan esprinin gülünmeye değer olduğunu belirten sığır genç gibi güldük Kaddafi’ye.

Kaddafi’nin söyledikleri bu kadarıyla sınırlı değildi, Arap ülkelerini kastederek şunları söylüyordu Kaddafi: “Biz birbirimizden nefret ediyoruz, birbirimizi aldatıyoruz. İstihbarat kuruluşlarımız birbirimiz hakkında komplolar kuruyor. Rusya’yla veya İtalya’yla kurduğumuz ilişkiler, herhangi bir komşu Arap ülkesiyle kurduğumuz ilişkilerden 1000 kat daha kuvvetli. Biz birbirimizin düşmanıyız. Biz hiçbir şey paylaşmıyoruz”

Kaddafi konuşurken ben onu şöyle dinliyordum:



Pek akıllı bir adam olmadığımı söylemiştim di mi?

Bazılarımız onu şöyle dinliyordu:





Bazılarımız da şöyle:



Esed ve 129 kişi daha bunu beğendi. Kankalarla itibarsızlaştırma qeyfi :))))

Biz Araplar çok akıllı, çok süper bir milletizdir. Son peygamber aramızdan çıkmış olmasına rağmen yüzyıllardır şu dünyaya bir taş dikebilmişliğimiz yoktur. Belki de bu kadar rezil hâlde olduğumuz için son peygamber bizim aramızdan çıkmıştır, kim bilir? Üstelik aramızdan biri “Birlik olmamız lazım” dediğinde bile ona köyün delisi muamelesi yaparız.

Dedim ya, biz Araplar çok süper bir milletizdir. Ne hikmetse bizim bütün Araplar 2010’un sonlarında devrim yapmaya karar verdiler. Hepsi bir anda kendi liderlerini devirmek istediler. Önce Kaddafi’yi öldürüp Libya’yı çok süper bir yer hâline getirdi devrimci Arap kardeşlerimiz.



Kaddafi’nin ülkesi Libya, Tunus, Mısır, Cezayir… Hepsinde devrimler oldu. Kaddafi ve o gün orada ona gülen kim varsa, hepsi  90+5’te maçın bitmesi için hakeme yalvaran Yılmaz Vural tribinde üç buçuk attılar. Zincirin son halkasına gelindiğinde, benim yüreği devrim aşkıyla tutuşan bir grup insanım da bana karşı ayaklanmaya başladı.

Bu devrimlerin sebebi neydi biliyor musun? Tabi ki de bizim süper Arapların özgürlük ve demokrasi aşkıydı canım, orası kesin, ama daha başka bir sebebi neydi biliyor musun? Büyük Ortadoğu Projesi bizim sınırlarımızı ve yönetim şekillerimizi değiştirmeyi amaçlıyordu. Yeni Dünya Düzeni’nde bize biçilen ilk pozisyon buydu. Biz Arap liderleri, hepimiz ABD’nin kuklasıydık aslında, fakat kukla oynatıcısı olmanın ilk kuralı kendi kuklalarını kendi elinle yok etmektir. 

ABD, Afganistan ve Irak’a girdikten sonra epey bir vurgun aldı, ekonomisi on sene öncesini mumla aratır hâle geldi. Kendi ordusuyla bir yeri işgal edecek mecali yoktu artık ABD’nin. Peki ne yapacaklardı? Fransız İhtilali’nden beri uygulanan bir fetih yöntemi vardır, ordularınla bizzat savaşmaktansa, fethetmek istediğin bölgenin insanını birbiriyle savaştırırsın. Onları birbirine düşman edersin. Onları birbirine kırdırırsın. Bazen millet farklılıklarını, bazen mezhep farklılıklarını kullanırsın. Her türlü farklılığı ayrımcılığa dönüştürürsün. İşte bu yolla bizi önce birbirimize, sonra kendi içimizdeki halkımızı birbirine düşman ettiler. Biz Araplar çok süper milletiz demiştim di mi?

Neyse işte, işler benim ülkemde onlar için pek de rast gitmedi. Ben hâlâ devrilmedim. Hâlâ Mossad, ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından eğitilen, İsrail tarafından silahlandırılan teröristlere karşı savaşıyorum.




İşin tuhaf kısmı nedir biliyor musunuz? Hani sizin medyanızda bazen “Obama PKK için terör örgütü demedi!”, “Oh neyse AB parlamentosu PKK’ya terörist dedi”, “Lan yine terörist demediler olum ya :(” gibi haberler çıkıyor ya. Sen de oturduğun yerden düşünüyorsun ya, ulan karakol basan, yol mayınlayan, otobüs roketleyen adamlar nasıl terörist olmaz diye. Heh işte aynısı şu an bizim başımıza da geldi.  İsrail tarafından silahlandırılan adamlar bizim askerimize ateş açıyordu ve adları “Muhalif” veya “Devrimci” oluyordu. Neyse işte tüm bunlar yetmezmiş gibi ben bir yandan üstüme saldıran İsrail’le de it dalaşı yapmak zorunda kalıyorum.



Demiştim ya ABD’nin artık gücü yoktu işgal etmeye diye. Suriye’de de işler pek istedikleri gibi gitmiyordu ya. Suriye’deki devrimci kardeşlere bir destek lazımdı. Kim olmalıydı bu destek? Siz güzel kardeşlerim, siz canını yediklerim, siz.

Siz artık onlar adına bize karşı savaşmalıydınız. Zamanında sırf Nato’ya üye olabilmek için elin Kore’sinde savaşan da sizler değil miydiniz? Akıllı olan adam bir haritaya bakar, “benim burada ne işim var” der amına koyayım, neyse konuyu dağıtmayayım.

2010 yılında sizin başbakanınız benim için “Esed kardeşim” diyordu. “Artık Suriye ile aramız çok iyi” diyordu. Bana inanmıyorsan buyur seyret hacı: http://www.youtube.com/watch?feature=player_detailpage&v=XzYwZooedHg#t=23s 

Sonra birden bire, tıpkı süper Arap halkının kafasına birden bire dank etmesi gibi, başbakanınız da bir anda aydınlandı ve benim pis bir diktatör olduğumu fark etti. Bir anda hayatın anlamını çözdü sizin başbakanınız. “Padişahım çok yaşa” diye ellerini açıp altın dağıtılmasını bekleyen aşırı karakterli medyanız da bir anda bana düşman kesildi. 2011 Haziran’ından itibaren bana ağzını geleni söylemeye başladı sizin başbakan. Kendimi bir anda Beşiktaş’tan Fenerbahçe’ye transfer olan Tümer Metin gibi hissettim. Oysaki ben hep neysem oydum, bir yere gittiğim yoktu. Aramızdan su sızmazken, şöyle olduk sizin başbakanla:




Aslında Tayyip Erdoğan’ın hakkımda iyi konuştuğu o eski haber link’lerini de göstermek isterdim sana ama nedense o haberlere artık ulaşılamıyor arşivlerden. Sadece senin önyargıyla yaklaşacağın “muhalif” haber ajanslarında duruyor o haberler. Diğer tüm medyadan sanki buharlaştırıldı o haberler. 1984’ü okudunuz mu lan? Güzel kitap.

Neyse ne diyorduk, tabi başbakanınızın birdenbire oluşan düşmanlığı yetmezdi sizin bizimle savaşmanız için. Bunun için bazı somut tahrik unsurları lazımdı. Şunun gibi mesela:



Veya bugün, yani 11 Mayıs 2013’te Hatay’da 40’tan fazla insanın ölümüne, 100’den fazla insanın yaralanmasına yol açan patlamalar gibi. O patlamaları kim yaptı biliyor musun? Sizin medyanızdan ve bakanlarınızdan alalım haberi:






Sizin medyanız zaten bir yıldan fazladır benim ne kadar pis bir adam olduğumu anlatıyordu.

Şu andan itibaren de benim suçlu olduğuma inanmanız için birçok yol deneyecekler.

Ben o kadar tuhaf bir adam olacağım ki sizin gözünüzde, bir yandan kendi içimdeki Özgür Suriye Ordusu adı verilen teröristlerle savaşıp, bir yandan İsrail’le uğraşırken, bir yandan da size bombalı saldırı düzenleyebileceğim. Başka işim yokmuş gibi sizin o komik “çözüm süreci”nize zarar vermek için uğraşacağım. O çok iyiye giden memleketinizi kıskanıp, bu kadar belanın içinde sizinle dalaşacağım.

Belki sözüm ona deliller bulacaklar. Belki intihar bombacısının üstüne bir Suriye ordusu üniforması koyacaklar. Belki sözüm ona konuşma kayıtları bulurlar. Nasıl yaparlar bilmiyorum ama bunu yaparlar.

Yemin ederim ki sizi buna inandırırlar. Uyuturlar. O başınızın dibinde çan çan konuşan elektronik ekran ve sözüm ona uzmanlar, satılık yazarlar, ne yapar eder sizi buna inandırırlar.

İsrail ve Mossad’la beraber çalışan Özgür Suriye Ordusu’nun ise bu saldırıyla hiçbir alakası olmaz. Beşir Atalay az önce “Bu saldırının Suriyeli muhalifler ile alakası yoktur” dedi mesela, gördün mü?

Zihin kontrolünün en etkili yöntemi tekrardır. Tekrar, tekrar, tekrar… Nazi Almanyasının propaganda bakanı Goebbels, “Bir şey ne kadar saçma olursa olsun, defalarca tekrar edilirse insanlar ona inanır” dediğinde işte bunu kastediyordu.

Dediğim gibi, pek akıllı bir adam sayılmam ben, hıyarın teki de olabilirim hatta. Ama tüm bunlar senin benimle savaşman için yeterli olacak mı? Kararı sen vereceksin, ya evinin içinde sürekli konuşan o dört köşeli ekrana inanacaksın ya da sırf birilerinin hırsı yüzünden savaşacak kadar salak olmayacaksın. Artık birilerine baş kaldıracaksın. Geçen sene düşen Türk jeti muhabbetinde olduğu gibi bu olay yüzünden de savaş çıkmayabilir. Fakat bu tahrikler birikirse bal gibi de çıkar, gül gibi de çıkar. Olan ölen insanlara olur, birileri de cam kenarına konmuş at sineği gibi ellerini ovuşturur. “Amerikalılar ne kadar salak yea, 11 Eylül’e inanıyorlar hâlâ” diyorsunuz belki de içinizden, işte bu olayların da 11 Eylül’den hiçbir farkı yok. Yemin ederim ki yok lan, valla yok. 11 Mayıs Türkiye’nin 11 Eylül’üdür belki de. Lisede notunu “Sözlüm zaten 100” diye hesaplayıp karnesine zayıf getiren dalyarrak, yine hayal aleminde mi yaşayacaksın? Bunlara inanacak mısın?

Sizin medyanız zamanında Kaddafi için de şunları demişti bak, hatırlıyor musun?


Veya bunu:



Oysa bu Kaddafi denen adam şu an dünya üzerinde bulunan herhangi bir siyasi liderden daha fazla şerefsiz değildi ki? Neden tek derdimiz Kaddafi oluvermişti bir anda? Kaddafi, yani Kıvırcık Kafa ölünce dünya daha iyi bir yer mi oldu? Şimdi de yeni Kıvırcık Kafa’nız ben oldum işte. Ben, Beşşar Esed.

Ben artık Çakır’ı öldüren Cerrahpaşalı Halit oldum.


Ben artık Michael Scofield’ın beyninde çıkan tümördüm.

Ben artık Türkiye-Brezilya maçında Brezilya’ya haksız penaltı veren Koreli hakem oluverdim.

İlkokulda en öne oturup “Örmenim ödev vermiştiniz” diyen işgüzar çocuk var ya, onlar da benim adamım aslında lan.

Münir Özkul’a gözdağı vermek için Yadigar’ın ahırını yakan adam var ya, o da bendim.

Ben yaptım, ben…

Beşşar Usta.
 
 
Adamımsın Michael!
Nisan252013

Türkiye’ye Dev Kazık

İçler acısı bir hikâyedir. Bugün yerli otomobil üretip üretemeyeceği tartışılan Türkiye, 1927 yılında uçak yapıyordu. Bu üretim, 1952 yılına kadar devam etti. Ayrıca, sadece üretilmekle kalmadı; Türkiye, Batılı pek çok ülkeye de uçak sattı. Sonra bir anda kesildi. Uçak üretimi yapılan binaların kapısına kilit vuruldu. Yoğurt ve peynir üretim tesislerine dönüştürüldü. Çünkü, Marshall Yardımı geldi! ABD, “Ben size zaten veriyorum, ne gereği var, üretmeyin” dedi. Bunu da kara kaşımıza, kara gözümüze hayran olduğu için yapmadı. Eski malı satmanın en iyi yolunun hibe olduğunu bildiğinden yaptı. Sonra da her verdiği malı Türkiye’nin hanesine borç olarak yazdı. Yetmedi, bitmedi, bu kadarla da kalmadı. Hem borçlandık, hem de yedek parçaydı, bakımdı, derken hibe edildiği söylenen o uçakları her 10 yılda bir yeniden satın aldık. Kelimenin tam anlamı ile iğfal edildik!

Marshall Yardımı oyununa gelmeseydik. Ekibimizi dağıtıp, tesislerimizi kapatmasaydık. Uçak üretimine devam etseydik. Acaba ne olurdu? Hiç şüphe yok ki çok farklı olurdu. Hem de pek çok insanımızın tahmin dahi edemeyeceği ölçüde farklı olurdu! Üstelik, bunu ben söylemiyorum; konunun uzmanları öyle diyor. Türk Hava Kurumu Başkanı Osman Yıldırım’ın yaptığı değerlendirme, hepimizi isyan ettirecek cinsten: Eğer yerli uçak üretimimiz kesintiye uğramasaydı, Türkiye uçak üretiminden vazgeçmeseydi ve doğru adımlar atsaydı, bugün dünya deviydik. Airbus ya da Boeing ayarında uçaklar, Skorsky ayarında da helikopterler üretiyorduk. Bu değerlendirme hiç de abartılı değil. Çünkü, ABD’nin 1980′li yıllarda yaptığı teknoloji harikası denilen Hayalet Uçakların ilk benzerini onlardan 40 yıl önce Türkkuşu’nda biz ürettik. Her türlü denemesini yaptık ve uçurduk.

Havacılık konusunda bugün de kötü durumda ve geri olduğumuz söylenemez. Üretim yapmasak bile bu konuda ciddi birikim ve kabiliyet kazandık. Hava Kuvvelerimizin Eskişehir’deki ikmal merkezinin motor bölümü, dünyada ilk üç arasında. F-16′lar dahil her türlü uçağın motor bakımları burada yapılabiliyor. Kazandığımız birikimi kullanabilsek, havacılık alanında önemli sıçramalar yapmamız işten bile değil. İşte bugün Türk Hava Kurumu bunu yapıyor. 100′ün üzerindeki uçak ve helikopterine 17 tane daha ekledi. Isparta’da Boeing ve Airbus uçakları için yeni bir bakım merkezi kurdu. Burası yakında Avrupa’nın uçak bakım merkezi haline gelecek. Boeing’le bir anlaşma yapıldı. Dünyanın ikinci pilot yetiştirme merkezi Dalaman’da kuruluyor. THK Havacılık ve Uzay Üniversitesi, İzmir ve İstanbul’da Hava Ulaştırma Fakültesi ve Pilotaj Eğitimi bölümleri açıyor. Ankara ve Çorlu’da helikopter bakım merkezleri oluşturuluyor. 2014′te de yerli uçak üretimimiz başlıyor.

Boeing’in yaptığı araştırmaya göre, önümüzdeki on yıllık sürede dünyada 450 bin pilot ile 1 milyon 200 bin teknisyen, kule ve kabin görevlisi ihtiyacı ortaya çıkacak. THK da bugün Havacılık ve Uzay Üniversitesi ile bu pastadan en büyük payı kapmaya hazırlanıyor. THK Başkanı Osman Yıldırım’ın hedefi: “Türkiye’yi, Dünyanın havacılık eğitim ve bakım merkezlerinden biri haline getirmek.” Bu da milyonlarca dolar gelir ve binlerce istihdam imkanı demek. THK Başkanı Osman Yıldırım ile THK Havacılık ve Uzay Üniversitesi Rektörü Prof. Ünsal Ban, Türkiye’nin kaybettiği açığı kapatmaya çalışıyor. Sessiz, gürültüsüz; fakat büyük ve akılcı projelerin altına imza atıyor. Kutlamak lazım.

Nisan72013
Nisan62013

Bâb-ı Âli’de Görev Yapan İngiliz Ajanı

İngilizler misyoner ajanlarını görev yapacakları ülkelere eğittiriyorlardı. Nasıl mı? Bu sorunun cevabını Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma’nın Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri adlı eserinde Mr. John adlı bir İngiliz ajanından naklen öğreniyoruz. Mr. John, Sultan Abdülmecit zamanında tanışıp dost olduğu Bahriye kaymakamlarından Kaptan Mustafa Bey’i Protestan Hıristiyan olmaya davet ederken İngiliz Misyoner Ajanlarının nasıl yetiştirildiklerine dair de ayrıntılı bilgi vermektedir. Bu ayrıntıları okurken hayret ve dehşete kapılmamak mümkün değil.

Ajanlar Nasıl Seçiliyorlardı?

Mr. John’un anlattığına göre İngiliz Misyon Cemiyeti her yıl okullardan özellikle 9-10 yaş civarı zeki öğrenciler arasından 40’a yakın çocuk seçmektedir. Seçilen bu çocuklar yeteneklerine göre ajan olarak görev yapacakları ülkelere paylaştırılarak o ülkede bulunan İngiliz elçilik ve temsilciliklerine gönderiliyorlardı. İngiliz Sefaret ve konsolosları İngiliz Misyon Cemiyetinin talimatına uygun olarak gelen bu çocukların bulundukları ülkenin bir vatandaşı gibi eğitim almalarını sağlamak zorundaydılar.

Mr. John İstanbul’a gelişini ve nasıl bir eğitim aldığını bakın nasıl anlatıyor: İstanbul’da ki İngiliz sefiri elçilik çalışanlarından çocuğu olmayan Ali Ağa’yı çağırdı ve

Ali Ağa, bu çocuğun ismi İbrahim’dir, senin oğlundur. Herkese öyle söyleyeceksin. Aylık olarak sana 10 lira vereceğiz. Tıpkı kendi çocuğun gibi mahalle mektebinde okutacak, giydirecek, yedirip içireceksin ve terbiye edeceksin. Her ay gizlice bir gece bana getirip göstereceksin.

Mr. John kısa zamanda Türkçeyi öğrendiğini mahallenin diğer çocukları ile kaynaştığını belirttikten sonra mahalle mektebinde eğitim gördüğünü de ayrıntıları ile anlatmaktadır. Hatta Amme cüzünü ezberlediğini ve güzel okuması nedeniyle hocanın takdirini kazandığını belirtmektedir.

‘’İlkokul ve orta okulu bitirdikten sonra Beyazıt Camii Müderrisi Palabıyık Ali Efendi’nin ders halkasına katıldım. Cübbem, sarığım, pabuçlarım daima temiz ve güzeldi. Tespihim elimde, kitabım koltuğumda medrese, camii ve evimiz arasında gider gelir, geceleri de derslerime çalışırdım.‘’

Mr. John sakalı için tarağının, dişleri için misvağının ve divitinin sürekli yanında bulunması gibi ayrıntıları da vermekte. Hatta Ali Ağa’nın hanımı Gülsüm Hanım’ın onun için dualar ettiğini ve gerçek annesi gibi şefkat gösterdiğini yine kendisinden öğreniyoruz. Yine kendisinden İslami ilimleri sarf, nahiv, avamil, kafiye, mantık, tasavvurat, tasdikat, kelam, fıkıh ve tefsir konusunda eğitim aldığını öğreniyoruz. Yine bu arada bir Ermeni vasıtasıyla Fransızcasını geliştirmiş. Sonunda medreseden icazet alarak kendi ifadesi ile Sünni bir müderris olarak mezun olmuş. Nasıl oluyordu da bu çocuklar eğitim gördükleri dinden ve kültürden etkilenmiyorlardı? İşin sırrı sefirin aylık görüşmesinde olsa gerektir. Bu görüşmelerde muhtemelen ajan adayının her türlü gelişimi yakından kontrol edilirken ideolojik beslemeler yapılıyordu.

Mustafa Reşit Paşa Nasıl Oyuna Getirildi?

Mr. John İngilizce, Fransızca ve Arapçası mükemmel olduğu için İbrahim Zeki adıyla Bab-ı Ali’de, Hariciye Nezareti (Dış İşleri Bakanlığı) tercüme odasında memur olarak görev aldı. Kısa süre sonra Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın ziyaretine gelen İngiliz sefiri laf arasında: Elçilik çalışanlarında Ali Ağa’nın oğlunun Bab-ı Ali’de memuriyete başladığını haber aldım ve memnun oldumdiyerek teşekkür etti.

Büyükelçinin oyununu fark etmesi mümkün olmayan Mustafa Reşit Paşa, İbrahim Zeki adıyla tanıdığı Mr. John’a daha önemli görevler verdi. Böylece bir İngiliz ajanı Osmanlı Devleti’nin kalbine girmeyi başarmıştı. Görevini başarı ile tamamlayan Mr. John İngiliz Misyon Cemiyeti’nin çağrısı ile bir süre sonra üzerinde ki Müslüman Türk görüntüsünü bir kenara bırakmış ve tam bir İngiliz olarak İngiltere’ye dönmüştür. İşte size XIX. Yüzyılın en büyük sömürge imparatorluğunun diğer bir deyişle ‘Güneş Batmayan İmparatorluğun’ sırlarından bir tanesi.

Mart202013

Deccal Aramızda

Deccal Aramızda

Masonik Göz

Amerikan Doları üzerinde ki tüm dünyayı gözetleyen masonik göz simgesini bilmeyen yoktur. Büyük deccalin yıldızının parladığı Amerika’nın siyonist yahudiler tarafından yönetildiğini bilmeyen de yoktur. Amerikanın yeni dünya düzeni adı altında tüm dünyayı şekillendirmeye çalıştığını da biliyoruz. Komünizm, Kapitalizm, Hümanizm, Modernizm ve Bozulmuş Hristiyanlık gibi dünya yönetiminde etili olan birçok sistemin bunlar tarafından çıkardığını söylersek, siyonist yahudilerin önemini az da olsun anlamış olursunuz!

Peki dünya için Amerika neden bu kadar önemli? Çünkü yediklerimizden tutun, içtiklerimize, üzerimize giydiklerimize, dinlediğimiz müziklere, medyada izlediklerimize, ne kadar kazanacağımıza, hatta dini inançlarımızı nasıl yaşayacağımıza (Ilımlı İslam Projesi) kadar birçok unsuru doğrudan belirleyen bir ülke! Bugün Amerika’nın dünyaya yutturduğu şeytani sistemin devamı için çabalayanlar, malesef bilmeyerek de olsa Deccal’in bozuk düzenine yardım etmektedirler. Allah tüm müslümanları bu sapkınların peşinde gidenlerden korusun! Amin! 

One Dollar

Ocak132013

11 Eylül 2001 ve Kandırılan 6 Milyar İnsan - Volume I

Selam kaynatasızlar.

Baya oldu di mi lan, neyse ki Karagümrük çocuğuyum da sözüm senet. O sebeple şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki beklediğinize değecek. Anlatacak çok fazla şey birikti, fakat 11 Eylül olaylarından başlamayı tercih ettim. Zira biraz daha yakın bir döneme dair olduğu için sizlere sunabileceğim “somut” delil sayısı da dolayısıyla  fazla olacak. Eski Sikkofield tadında ve anasının nikâhı uzunluğunda bir yazı dizisi olacak. Size bol bol video link’i verecem, bu link’lerden bazılarını sırf isteyen girip baksın diye verecem, bazılarını ise özellikle seyretmenizi isteyecem. O “mutlaka seyredin” dediklerimi seyretmeniz lazım, üşenmeyin kaynatanızı sikerim yeminle. Hadi artık başlıyoruz, kaynatalar gözyaşlarınızı dindirin, hasret bitti.

İnsanları kontrol altında tutmanın en güvenilir yolu nedir biliyor musun? Onları özgür olduklarına inandırmaktır. Eğer doğumundan itibaren insanlara birtakım zorunlulukları ve dogmaları “iyi” şeyler olarak dayatırsanız, normal olmayan şeyleri zamanla normal karşılar hale geleceklerdir. Ve hatta buna ses çıkarmayacakları gibi bu tabuları farkedip ses çıkaranları da kendileri susturmak isteyecek ve sistemi neredeyse dışarıdan hiçbir müdahale gerekmeden kendi içinde tıkır tıkır işleteceklerdir.

Özgür olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Köleliğin kalktığını mı zannediyorsunuz?

Medyanın başrolünde olduğu dayatmalarla doğumunuzdan itibaren bilinçli bir zihin kontrolü altında tutuluyorsunuz.

Ve size çok açık yüreklilikle bir şey söyleyeyim mi?

Bugün bize “normal” gelen birçok şey aslında normal değil.

Onların “doğru” belirlediği ve doğduğunuz günden itibaren dayattıkları birçok şey, aslında doğru da değil.

Bazı yazılara başlamadan önce size “eğer bu okuyacağınız ilk yazımsa, bunu okumayın ve başka bir yazıya geçin” gibi şeyler demişimdir. İşte bu yazı dizisi de onlardan biri olacak. Hatta bu yavşağı uzun süredir okuyorsanız bile, ona rağmen hazmetmeniz zor olacak bu ve bundan sonraki birkaç yazıyı. O yüzden baştan anlaşalım, biraz kitabın ortasından konuşacam. Önce 11 Eylül olaylarını vesaireyi inceleyecez, fakat ilerleyen kısımlarda -3. yazıda- meselenin en derinine, yani insanın kibrine ve Lucifer’a odaklanacam. Bu yazıda size sadece okuduğum ve öğrendiğim mevzuları gösterecem, soft başlayacam, fakat daha sonra Lucifer ve insanlarla ilgili sikimsonik gözlemlerimi de anlatacam. Zira bu Rothschild veya Rockefeller gibi federal rezerv bankerleri şu an dünyada var olmasaydı, onların yerine elbet başkaları geçecekti.

Senaryo belli kaynatasız, gör artık büyük resmi. Bu dünyanın baş karakterleri; zayıf yaradılışlı, irade sahibi insan ve bu insana hiçbir şey yapmayan, sadece ona teklif sunarak içindekini dışa vurmasına vesile olan bir Şeytan. O sebeple ki “kişilerin” üzerinde fazla durma, sen bu kişilerin eğilimlerine ve “fikirlerine” odaklan ki, yarın aynı haltları ambalajlarını değiştirerek sana yedirmeye kalkmasınlar. Matematik sınavına hazırlanırken çözdüğün sorunun sayılarını ezberleme yani, çözümünü öğren. Zira sınavda aynı soruyu rakamlarını değiştirerek tekrar soracaklar sana.

Neyse, o konulara yazının ilerleyen bölümlerinde girecem, fakat yine de uyardım ki kendini sonunda “-ist” olan bir sıfata layık gören fanatikler ve kıçıkırık mühendislik fakültesinde akışkanlar mekaniği vizesine giriyor diye kendini bilim adamı zanneden önyargı sahibi vasıfsız dangalaklar okumasınlar bu yazıyı. Onlar okumasın güzel kardeşim, popüler olmak değil benim amacım, siktirtmesinler o “izm”lerini. İnsan doğası gereği kusurlu olmaya mahkumdur ve insan elinden çıkan her şey kusurludur. Kendilerini bu kusurlu fikirlere uydurmaya çalışan, tabu edinen ve o tabularını kaybetmemek için direnen sığırlar okumasınlar bu yazıyı.

Ben kimseye savunduğu fikirler yüzünden sığır demem. Kendini o fikirleri savunmak zorunda hissettiği için sığır derim.

Bilirsiniz Atatürk hakkında upuzun bir yazım var. O yazıdan kemalistler de, dinciler de hoşnut olmadılar zaten doğal olarak, zira iki kesimin de işine gelmedi orada anlatılanlar. Fakat o a4 kağıdına bassan 30-40 sayfa sürecek yazıda, ben en çok tepkiyi ne yüzden aldım biliyor musunuz? %95’inde Atatürk ve masonluk hakkında konuştuğum yazıda en çok tepkiyi “komünizm” ve “Lenin” için ettiğim 2 paragraf yüzünden aldım.

Karagümrük çocuğuyum sözüm senettir, ben demagoji yapmam, çarpıtma yapmam. Size yemin ederim ki ben o yazıda komünizmin, kapitalizm için yaratılmış olduğunu ve Lenin’in Alman masonları tarafından finanse edildiğini anlattığım için itin götüne sokuldum.

Bakın, o dediklerim doğru bilgilerdir, fakat onu sonra konuşuruz. Benim hakkımda atılıp tutulması da zerre kadar sikimde değil, onu da geç. Benim anlamadığım nokta şu, bu topraklarda yaşayan insanlara ne oluyor da elin ithal karakterlerini böylesine sahipleniyorlar?

İnsanlar farkında değiller veya farkındalar da adını koyamıyorlar, fakat bu milletin Osmanlı’nın dağılma döneminden itibaren karşılaştığı en büyük tehlike ne biliyor musunuz?

Hep ona işaret ettim zaten yazılarımda, fakat daha da gözünüze gözünüze sokmak için açıkça söyleyeyim ne olduğunu.

Bu ülkede öyle bir jenerasyon yetişiyor ki, Allah’a, peygamberlere ve dinlere küfredildiğinde “düşünce özgürlüğü” diyorlar. Atatürk’e veya Türk tarihine salladığınızda “bunlar bize gösterilmeyen gerçekler” triplerinde aydınlık taslıyorlar. Fakat metal grubu Iron Maiden’ı eleştirdiğinizde (bakın küfrettiğinizde demiyorum, eleştirdiğinizde diyorum) aslan parçası kesiliyorlar. Rock grubu Pearl Jam’e laf ettiğinizde “onlar yıllardır bu müziği yapıyorlar tamam mıııaaaa” gibi sikimsonik argümanlarla birer dava adamı kesiliyorlar. Elin abidik gubidik liderlerine, yazarlarına, sözde bilim adamlarına laf ettiğinizde “sen kimsin ki” diyorlar.

İşte en büyük tehlike bu.

Tarihteki adı “jön Türk” sendromu, günümüzde benim deyimimle “ekşici” sendromu.

Size anlattığım çoğu şeyi siktir edin, hepsini unutun, fakat şu dediğimi unutmayın. Kahramanları, fikirleri ve değer yargıları ithal olan bir milletin, geleceği de ithal olacaktır.

Doğumlarından itibaren medyanın da dayatmaları ve körüklemeleriyle, bu içlerinde zaten müthiş bir aşağılık kompleksi barındıran aydın olma meraklıları, ne idüğü belirsiz batı dogmalarını sahipleniyorlar.

Jön Türkler kimlerdi biliyor musunuz? Fransa’da bir süre yaşamış, oranın kültürünü Osmanlı’ya empoze etmeye çalışmış ve bu sayede zaten çöküşte olan devletin çöküş hızını ivmelendirerek arttırmış bir grup özentidir.

Ekşiciler kim peki biliyor musunuz? Batı, bilim, demokrasi, medeniyet adı altında kendisine dayatılanları “doğru” benimseyip, başkalarına da dayatmaya çalışan gerizekalı embesillerdir. Ekşi sözlük yazarları değil. Yoksa Ekşi Sözlük denen yer benim sikimde bile değil, orası İstiklal Caddesi gibi, Facebook gibi her telden insanın bulunduğu bir yer. Bu sebeple çok iyi bir gözlem aracı. İnsanların yönelimlerini, dışavurumlarını, aşağılık komplekslerini ve nelere özendiklerini gözlerinizle çırılçıplak görebileceğiniz harika bir mecra. Hayatı boyunca hiçbir sike derman olamamış tiplerin Facebook veya Twitter biyografilerinde kendilerine “fotoğrafçı, eleştirmen, sosyalist, devrimci, hede hödö yazarı” gibi içi boş ünvanlar takmaları, benim için parayla bile satın alınamayacak değerde bi gözlem aracıdır kaynatasız. Tabi bu “kendini önemli biriymiş gibi hissetme ihtiyacı”nı internet üzerinden gideren tek güruh bizim garip Kezbanlarla ekşiciler değil. Çok matah bir bok sandığınız tiplerde de durum aynı.


Tipe bak tipe tipe. Paris Hilton aktris, şarkıcı, iş kadını, moda tasarımcısı, yazar, Rus çarı, Eflak ve Boğdan prensi, Avusturya Arşidükü falanmış kendisine göre. La kızım senin tek olayın milyarlarca dolarlık mirasın ve porno görüntülerin. Şu son ikisi olmasa, senin orada saydıklarını kimsenin sallamayacağını sen de çok iyi biliyorsun. Kendini ispat çabası, adamı yer bitirir moruk. Paris Hilton gibi popülist bir örnek vermem de sizi aldatmasın, nasıl ki ben burada sadece konu mankeni olarak seçtiysem Paris’i ve Paris benim zerre kadar sikimde değilse, aynı şeyi ekşiciler üzerinden de yapıyorum. (Kezbanların Sezen Aksu’ya Sezen demelerine çok özendim o yüzden Paris diyorum)

Ve işin acı tarafı bu tatlı su hümanistleri, şu an bu ülkenin üniversite okuyabilme imkânına sahip olan kesimi. Üniversite denilen yer lisenin isim olarak daha afilli olanıdır ve bazı çok istisnai bölümler haricinde üniversite okumak size hiçbir sikim kazandırmaz. Fakat üniversite, size bir şeyler “kazanabilme olanağı” verir. Ve bu “ha yabancıysa iyidir” kafasındaki, imkân sahibi denyolar, yarın bankada karşılaşacağınız sıfatsız Gökhan Bey olacaklar. Üniversitede hoca olacaklar. En çok okunan gazetelerde yazar olacaklar. Belki hepsi Nobel alamayacak ama, twitter’a “İngilizce” bir cümle yazdıklarında yüzbinlerce kişi tarafından takip ediliyor olacaklar. Bu insanlar yarın hayata karışacaklar.

Çocukken Hugo seyrederdik ya, orada 3 hakkını da 20 saniyede harcayan yeteneksiz dallamalar olurdu ve tüm Hugo izleme zevkimizin içine sıçarlardı. İşte bu vasıfsız hıyarlar artık büyüdü. Artık bu gerizekalı vasıfsızlar aramızdalar. Ve bu gerizekalı vasıfsız tipler kendilerine doğru diye dayatılanları mutlak doğru kabul edip, kendisinden olmayanlara “yobaz, dinci, faşist, gerici, muhafazakar” gibi etiketler takar oldular.

En büyük tehlike bu işte, eğer farkedebiliyorsanız.

Farkedebiliyor da adını koyamıyorsanız, insanlara bunu söyleyemiyorsanız, veya önemsiz görüyorsanız, o zaman bu yazıyı dikkatle okuyun. Biliyorsunuz aylardır yazı yazmıyorum, çok uzun süredir kendi çapımda araştırmalar yaptım bu yazı için. Sadece okumadım, ona buna fikir danıştım, doğruyu da yanlışı da dinledim. Hangisi doğrudur hangisi yanlıştır diye bir önyargıda bulunmadan sadece gözlemledim ve dinledim, en sonunda kendimce bir sonuca vardım. Ben bu öğrendiklerimden önemli gördüğüm kısımları sizlerle paylaşacam ve hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu seçme kararını size bırakacam. İnsan yığınlarının nasıl medya ve dayatmalarla kontrol edildiğini ve aslında insanların “gerçeğin” değil, kendi inanmak “istedikleri” şeylerin savunucuları olduklarını gösterecem.

Gerisi size kalmış taşağını yediklerim. Artık konuya giriyorum. Dersimiz 11 Eylül olayları.

Şimdi 11 Eylül 2001’in ıncığını mıncığını inceleyecez, fakat ondan önce size durumun ne olduğunu, ortada hangi iddiaların döndüğünü izah etmem lazım. Biraz konu hakkında bilgi verecem, okurken bir süre sıkılabilirsiniz fakat bunları bilmeniz konuyu anlamanız için kesinlikle şart. Biz çok severiz hiçbir şey bilmeden  fikir sahibi olmayı, fakat ben o boku burada asla yapmadım, yapmam. Anlattığım her şeyi olabildiğince mantıklı delillere dayandırdım bugüne kadar, yoksa etrafta 2 kitap okuyup “oh yeah çözdüm olayı, kralını sikerim” diye ahkâm kesen dallama çok, onlardan bir farkımız olsun di mi kaynatasız? 11 Eylül konusunda ortalık adeta “bilgi çöplüğü”ne dönmüş durumda, fakat psikopat olduğum için bu çöplerin çoğunu karıştırdım, elle tutulur olanlarını gün ışığına çıkarmaya çalıştım. Şimdi azcık sabredin ve anlatacaklarımı dikkatle okuyun, daha sonra gerçekler bir bir ortaya dökülecek. Karagümrük çocuğuyum, sözüm senet.

11 Eylül 2001 olayları sonrası, ABD’nin bunu bahane ederek sırasıyla Afganistan ve Irak’a girmesi dahi, bu sözde terör saldırılarının birer kurmaca olduğunu akıllara getirmişti zaten (ki ileride deliller eşliğinde detaylandıracaz bu durumu). Bunun üzerine Zeitgeist, Loose Change gibi popüler yayınlar ve WeAreChange gibi “haydi açın gözlerinizi, bizi kandırıyorlar” mottosuyla hareket eden gruplar, İkiz Kuleler’e CIA bağlantılı adamların kullandığı uçaklar ile saldırıldığını ve daha sonra bu binaların patlayıcılar ile yıkıldığını iddia etmişti. Netekim bu iddia ilk bakışta mantıklı da gelmişti birçok insana.

Burada 11 Eylül saldırıları için daha önce 2500 kere duyduğunuz argümanları çok da detaylı anlatmayacam, onu bir belirteyim. Bu hikâyelere Zeitgeist’tan falan da ulaşabilirsiniz zaten, fakat hem vicdanımı rahatlatmak için, hem de size “bu da var, bakın bu da var” diye gösterip bir seçim yapabilme olanağına sahip olmanız için ortada dönen tüm iddiaları özetle anlatacam. Zeitgeist ve onun gibi diğer “truth movement” (hakikat hareketi) olarak adlandırılan, gerçeğin aslında patlayıcılar olduğunu belirten, ABD hükümetinin yalan söylediğini savunan birçok popüler yapım piyasada cirit atıyor. AE911Truth.org adında bir oluşum var ki, burada gerçekten mühendisler konuyu incelemişler ve patlayıcılar kullanıldığına dair deliller sunmuşlar. Buna ek olarak zaten onlarca, belki de yüzlerce görgü tanığı var ve bu tanıklar binaların yıkılış anında patlama sesleri duyduklarını söylüyorlardı. Hatta bazıları uçak çarpmadan önce lobide bombaların patladığını bile söylüyor. O siteden veya Youtube’dan bile ulaşabilirsiniz bu olay anında açıklama yapan görgü tanıklarının veya itfaiyecilerin sözlerine.

Şahsi fikrim de o ki muhtemelen patlayıcılardan da bir şekilde faydalandılar İkiz Kuleler’in yıkımında.

Biliyorsunuz 11 Eylül’de İkiz Kuleler dışında 3. bir bina daha yıkıldı, o da 7 numaralı Dünya Ticaret Merkezi’ydi.

7 numaralı Dünya Ticaret Merkezi’nin (WTC7) yıkım sebebini “yangın” ile açıkladılar uzun bir süre, zira uçak falan çarpmamıştı bu binaya. Fakat çelik konstrüksiyonlu bir binanın yangından yıkılması gerçekten de oldukça zordur ve tarihte bir örneği olmamıştır. Hatta İkiz Kulelerin (7. bina hikayesine kısa bir ara) yıkılmasına da, uçaktaki jet yakıtının yanarak çeliği eritmesi sebep gösterilir. Zira tek başına bir “yolcu uçağı” çarpması, o türden binaları kolay kolay alaşağı edemez. Peki “jet yakıtı” çeliği eritebilir mi? Edindiğim bilgilere göre bu durum pek de sabit değil, yani jet yakıtının miktarına, çeliğin alaşımına ve daha birçok farklı etkene bağlı olarak değişken bir durum bu. Fakat birçok mühendis bunun mümkün olamayacağını söyler ve 10 yıldır aralarında tartışır dururlar “eritir mi eritmez mi” diye. İşte olay anındaki sıcaklığın bilmem kaç derece olduğunu, ama metalin erime noktasının çok yüksek olduğunu ve bunun mümkün olamayacağını yıllardan beri papağan gibi tekrarlar dururlar. Sonra bir diğer grup da “hayır lan eritir, bak biz erittik” diye bunlara anti tez oluştururlar, olay kısır döngü içerisinde kaybolur gider. Fakat bu “hakikat”i savunan müyendiz arkadaşların ihmal ettiği bir durum var ki, o binaların yıkılması için jet yakıtının illa çeliği eritmesi de şart değil. Jet yakıtının, çeliği erime noktasına yakın bir sıcaklığa ulaştıracak kadar yakması da, çelik binanın yapısını ve direncini zayıflatmak için yeterlidir gayet.

Peki İkiz Kuleler’in enkazında metal eriyiği bulundu mu? Evet, hem de babalar gibi bulundu.Şöyle de hoş bir video’su var bu mühendis arkadaşların, oluk oluk akan metal eriyiği görüntüleri ve buna tanık olan itfaiye memurlarının ifadeleri var içinde.. NIST (ABD’nin TSE’si gibi bir şey, resmi standart enstitüsü) yıllarca inkâr etti bunu, fakat hakikatçi arkadaşlar metal eriyiği örnekleri bulduklarını ısrarla kafalarına kaktılar. Sonra yanılmıyorsam NIST bu konuda “eeöö haklı olabilirsiniz ama tam olarak öyle değil” gibi yumuşak bir politikaya geçti. Peki bulunan bu metal eriyiği, jet yakıtının uzun süre yanmasından mı kaynaklanıyordu, yoksa patlayıcılar mı sebep oldu bu duruma? Ehehe işte tüm kavga da buradan başlıyor zaten gadasını aldıklarım.

Resmi kurum olan NIST’in en büyük hatası, Dünya Ticaret Merkezi binalarının yıkılışında “patlayıcı” ihtimalini göz önünde bulundurmamasıydı. Evet, milyonlarca dolarlık bütçe ayrılan araştırmada, yeterli delil olmadığı için patlayıcı kullanılma ihtimalini göz önünde bile bulundurmamışlar, hiç o konuyu siklememişler. Fakat sonradan şu anlaşıldı ki; 2. kulenin yıkılması sonucu büyük enkaz parçaları 7. binaya çarpmış ve burada ciddi hasarlar oluşturmuştu. Şimdi birbirlerini yiyip duruyorlar “hiç uçağın çarpmadığı bina, öbür kuleden düşen parçalar yüzünden mi yıkıldı, hangi yangındandı yeaea” diye. Yani “truther”lar patlayıcılar kullanıldı derken, resmi kurumlar enkaz yüzünden hasar alan binanın yangın sebebiyle direncinin iyice azaldığını ve bu sayede yıkıldığını söylüyorlar.

Sonra baktım ki, konu bu “hakikat” arayan kişilerin ve “resmi” hikâyeyi savunan kişilerin arasında bir çekişmeye dönmüş durumda.

Kısır döngü yaratıyorlardı. Zira insanlar sadece inanmak istedikleri senaryoya inanıyorlardı, kimin delillerinin bilimsel olarak doğru olduğu insanların umrunda bile değildi. ABD’nin şerefsiz politikasından ve siyonizmden rahatsız olanlar hemen bu patlayıcı senaryosuna sarılıyorlardı. Ekşici Amerikalılar da “olur mu öyle şey yeaa, teröristler uçakla yıktı işte” triplerinde Polyanna’cılık oynuyorlardı.

Olayın teknik kısmından az çok haberiniz oldu, yani matematiksel olarak %100 yanıltamadılar hala resmi senaryoyu ve bu nedenle de tartışmalar sürüyor. Şimdi siktir edin metali çeliği izeli, size sadece bir örnek vereyim.



Resimde gördüğünüz kişi Hollandalı patlayıcı uzmanı ve patlayıcı şirketi sahibi Danny Jowenko’dur ve hakikat hareketine bir şekilde dahil edilmiştir. Öncelikle kanıt olsun diye şuvideo’nun link’ini vereyim (seyretmeyin özet geçecem). Ardından bizim “hakikatçi” mühendislerin haberini de vereyim: aha bu.

Nasıl ki Türkiye’de bilardo deyince akla bir tek Semih Saygıner geliyorsa, Hollanda’da da (dadada ne amına koyim) patlayıcı denilince akla gelen tek kişi bu Danny Jowenko’dur. İlk verdiğim videosu ise çok meşhurdur, size konuyu özetleyeyim. Patlayıcı uzmanı olan bu abimize, 7. Ticaret Merkezi’nin yıkıldığı video’yu izlettiriyorlar ve o binanın Dünya Ticaret Merkezi binası olduğunu söylemiyorlar. Buna rağmen Jowenko video’yu izler izlemez “bu kesinlikle kontrollü yıkım, eminim” diyor. Bunun altında bir şey aramayın, adam rol yapmıyor, anlatacam birazdan neden rol yapmadığını.

Bunları söyledikten birkaç yıl sonra, 2011 yılında Jowenko bir araba kazasında ölüyor ve ortalık ayağa kalkıyor. Şu AE911 Truth mühendisleri, Jowenko’nun video’sunu ve ölümünü sık sık dile getirir seminerlerinde “gerçekleri söyleyenleri öldürüyorlar :(” diye.

Fakat ben her gördüğüm sakallıya dede der miyim? Karşı tarafı dinlemeden fikir sahibi olur muyum?

Bakın aynı Danny Jowenko, İkiz Kuleler’in yıkımı için ne diyor? Bu video yalnızca 2.000 kere izlenmiş durumda (seyretmeyin özet geçecem).

Danny Jowenko’nun dedikleri kısaca şunlardır: “Hayır İkiz Kuleler’in patlayıcılarla yıkılması imkansız, çünkü 7. bina temelden yıkılmıştı, ama İkiz Kuleler yukarıdan başlayarak yıkılıyor. Her kata ayrı ayrı patlayıcılar koyarak binayı yıktıklarını söylemeyin bana, böyle bir şeyi ayarlamak 1 yıl sürer”

Ve bu video’yu hiçbir “hakikat”çi site göstermez.

O AE911 Truth sitesindeki mühendislerin hala ölümü üzerinden prim yapmaya çaıştığı Danny Jowenko, aynı zamanda İkiz Kulelerin yıkım şeklinin 7. binadan çok farklı olduğunu ve İkiz Kuleler’de patlayıcıyla yıkım yapılmadığını söylüyordu.

Jowenko’nun “bu bina patlayıcılarla yıkılmış olamaz” iddiasında haklı olup olmadığının bir önemi yok, konuyu kaçırmayın, önemli olan bu adamın bunları “demiş olması”. Yani Danny Jowenko’nun öyle hakikatçılarla beraber bu yola baş koymuşluğu falan yok ortada, fakat bu adamı öyleymiş gibi gösteriyorlar hala.

İnsanlar hata yapabilir, mühendis veya bilim adamı olsalar bile, yaptıkları deney ve gözlemlerde bazen yanlış sonuçlar da elde edebilirler. Buna eyvallah. Fakat bu AE911truth.org adındaki “haydi gerçekleri ifşa edelim, bizi kandırıyürler, öldürüyürler :(” adamcıklarının Danny Jowenko üzerinden yaptığı şey nedir biliyor musunuz?

Cımbızlama ve dezenformasyondur.

İnsanları yanlış veya eksik deliller ile bir şeylere yöneltmeye çalışmaktır…

Sonradan baktım ben bu sevgi kelebeği AE911Truth’un ne mal olduğuna (ki piyasadaki en büyük “gönüllü” oluşumdur İkiz Kuleler’in patlayıcılarla imha edildiğini savunan). Adamlar bir “bağış” sistemi kurmuşlar, tabi böyle gerçekleri su yüzüne çıkartıyorlar ya hesapta, yüzeysel bilgilerle sadece inanmak istediğine inanan saf ve naif insanları suistimal etmek de kaçınılmaz hale geliyor. Birçok farklı DVD satıyorlar her biri 19-20 dolar civarında olmak üzere. Ve sonradan öğrendiğim bilgilere göre bu insanlar bu iş üzerinden ayda onbinlerce hatta belki de yüzbinlerce dolar kazanıyorlar.

Bunun altında ilk başta bir şey aramamıştım, zira bizim insanımız çok sever “sürünen” sanatçıları, film oyuncularını vs… Adam mühendisse, bu onun işiyse ve vaktini buna ayırıyorsa, para kazanması da normal demiştim ilk başta, eyvallah. Fakat bu Jowenko örneğinde gördüğüm gibi yaptıkları çarpıtmaları yakalamam ve bu müthiş miktarlarda para kırma mevzuları üst üste eklenince kıllanır oldum bu heriflerden. Ayrıca şöyle de bir durum var ki;


Nasıl oluyor da ABD hükümetinin yalan söylediğini iddia eden bir oluşumun lideri FOX’ta, CNN’de, orda burda haberlere çıkabiliyor?


Açıkçası ben şahsen, medya tarafından desteklenen ve fazla profesyonel görünümlü dökümanlar hazırlayan bir güruha güvenmem (sebeplerini öğreneceksiniz). Samimiyetsiz.

Ve ayrıca şunu farkettim, ne Zeitgeist’taki veya bu AE911Truth gibi diğer hakikat hareketlerindeki “patlayıcı” senaryosu, ne de resmi senaryo tek başlarına durumu izah etmeye yetmiyordu. İçim hiç rahat etmiyordu, zira iki tarafta da hep eksik noktalar kalıyordu. İki taraf da kendi aralarında bazı konularda uzlaşmaya bile başlıyorlardı zamanla.

Canlar.

Gelin biz bunlardan uzak duralım olur mu?

Zira bu adamlar işi yokuşa sürüyorlar. 10 yıl geçti olay üzerinden, hala bir sikime varamadılar.

Laboratuvarımız, olaya ait inceleyebileceğimiz parça örneklerimiz, tesislerimiz yok. Gelin biz “gerçeğe” evde kendi imkânlarımızla ulaşmaya çalışalım.

Kendinizi çok mu küçümsüyorsunuz?

Size 50 kere kendinizi küçümsemeyin dediysem, bunu size kuru sıkı gaz vermek için demem ben. Şimdi gelin kendi halinde bir insan bile neleri farkedebilir bunları görelim. Birazdan anlatacağım çoğu şey Simon Shack adında kendi halinde bir İtalyan tarafından bulunmuş, fakat ne hikmetse hiç kimse tarafından konuşulmayan şeylerdir. Şu yukarıda bahsettiğim “hesapta” gönüllü adamlar bile bu adamın bulduklarını ya toptan inkâr ediyorlar, ya da görmezden geliyorlar. Zira başka çareleri yok, çünkü hakikat tamamen kendi anlattıkları değil.

Bu Simon Shack adlı cengaverin September Clues adında bir belgeseli ve sitesi var (http://www.septemberclues.info). Ve ne hikmetse bu AE911Truth’un veya diğer zırvalıkların Facebook’ta yüzbinlerce hatta milyonlarca takipçisi varken, bu garibim Simon’ın sitesinde taş çatlasa 20-30 kişi online oluyor. Ben sizi şimdiye kadar hiçbir siteye, hiçbir kaynağa kolay kolay yönlendirmedim, arada link paylaşırım “bu konu burada var” diye, fakat sizleri ilk defa gözüm kapalı bir kaynağa yönlendirebilirim.

Peki nasıl bu kadar eminim? Nasıl ikna oldum? Onlarca üst üste koyulmuş “gerçek delil” ile. Gidip bu Simon adlı cengaver arkadaşın anlattıklarının hepsini teker teker farklı arşivlerden, CNN, FOX, NBC kayıtlarından kontrol ettim, psikopatlık parayla mı amına koyim? Sizin de sağlamasını yapabilmeniz için anlatacağım her şeyin altına, bu televizyonlara ait video kayıtlarını verecem. Bu September Clues belgeseli 2-3 hatası dışında olayı o kadar iyi çözmüş ki, ortalığın amına koymuş resmen. Fakat sikleyen var mı dersen o yok işte. Neyse.

Şimdi bir sigara yakın, arkanıza yaslanın, ve bende kalın. Zira şimdiye kadar size anlattığım her şey tıraştı, bu yazı esas şimdi başlıyor.

11 Eylül 2001 günü sadece 5 TV kuruluşu ve bunların kardeş kanalları olay yerinden canlı yayın yaptı. Sonra 36 adet “amatör” kayıt televizyonlarda fink atmaya başladı. Gelin canlı yayınlardan başlayalım, Fox’un canlı yayınına bakalım. (çarpma anının link’i)

Fox 5 kanalı, 2. uçağın çarpma anını aynen şu şekilde yayınladı, ağır çekim alalım mı?



Saat (ABD): 09:03:11

Ne seyrettiğinizin farkında mısınız?

Gelin zoom yapıp parça parça inceleyelim şimdi, arka sıra dinle burayı evladım sikerim kaynatanı.

Sağdan girdi kadraja uçak, birazdan çarpacak.



Şu an çarptı.


İyi de o ne?


Şu an görmekte olduğunuz şey, bir gökdelene A yüzünden girip B yüzünden çıkan uçak kokpitidir. En ufak bir hasar almadan, dağılmadan.


Patlamanın alevleri binanın (bize göre) sol yüzünde şu an oluşuyor ve uçak kokpiti ilerlemeye devam ediyor.


Kokpitin devamı da çııkıyor dışarı, patlama alevleri kamufle etse de dağılmadan ilerlemeye devam ediyor. Taa ki…


Ekran kararana dek…


Lakin bu nasıl bir uydu hatasıysa, tam dünya tarihinin en ilginç anına denk geliyor ve kanalın logosu, alt yazıları vs bundan etkilenmiyor. Bu paranoya değil, birazdan üst üste koyacağımız 2500 şey ile beraber neden paranoya olmadığını sen de anlayacaksın kaynatasız.


Tamam çaktırma, ver görüntüyü.


Geçti, devam et.

Bu nedir?

Açıklayacaz, paniğe mahal yok.

Şimdi söyleyeceklerimi dikkatle ve önyargısız okuyacaksınız. Zira henüz konunun başındayız, dediğim gibi ben de kolay ikna olmadım bunlara, o sebeple sabırla parçaları birleştirmeme izin verin. Daha sonra kararı kendiniz vereceksiniz zaten.

Gelin benimle.

Olay nedir biliyor musunuz kaynatasızlar? 

Uçak diye bize izlettirilen şey yalnızca bir bilgisayar animasyonundan ibaret.


Ve bu uçak animasyonunun bitiş noktasını tutturamıyorlar, zira İkiz Kuleler’i çeken kamera hareket halinde. Bakıyorlar uçağın kokpiti fırladı gitti kulenin öbür ucundan, yarım saniyelik bir gecikmeyle (refleks) görüntüyü karartıyorlar.


Komedi gibi di mi?

Peki nasıl emin olabiliriz böyle bir şeyin yaşandığından?

Diğer çekimlerle ve fotoğraflarla kıyaslayarak tabi ki. Diğer çekimleri aşama aşama inceleyecez, aklınıza gelen her sorunun bir cevabı var, hiçbir noktayı boş bırakmayacam. Bundan olabildiğince emin olarak sabırla okuyun bu yazıyı.

Şimdi gelin, FOX TV’de yaşanan bu doğa olayının gerçek olduğunu varsayalım. Yani diyelim ki gerçekten bizim müslüman teröristlerin uçağı iman gücüyle kuleyi delip geçmeyi başardı, o pilot kabini parçalanmadan çıktı kulenin diğer ucundan, eyvallah. Newton’un da amına koyduk. Bu durumda sizlere kulenin arka yüzünü göstermek durumundayım sevgili kaynatasızlar,

Hani la delik? Uçağın pilot kabini fırlamıştı oradan, nerede olum uçağın delip geçtiği yarık? Bak fotoğrafı çeken adamın ismi, çekiş saati bile yazıyor orada. Nerde lan uçak kokpitinin delip geçeceği büyüklükte bir yarık burada?


Delik falan yok, 2. patlamanın yaşandığı güney kulesini yakından görüntüleyen video’ların hepsine bakın, bu kulenin arka yüzünde bir yarığa falan rastlamayacaksınız.

Diğer video’ları daha sonra karşılaştıracaz, fakat önce TV’de verilen canlı yayınları bir halledelim gadasını aldıklarım.

Peki Fox Tv’deki bu canlı seyrettiğimiz kokpit faciası daha sonra televizyonlarda yayınlandı mı?

Ahaha, bu görüntü bir daha ne Fox TV’de ne de başka bir kanalda yayınlandı. Yalnızca CNN, saat 9:09’da Fox Tv’nin çekimini yayınladı (hani izleyicilere farklı açılardan seyrettirelim hesabı). Fakat bakalım CNN bu görüntüyü nasıl yayınladı?

CNN’in yayınladığı FOX TV kaydını veriyorum, tam o anın link’ini verecem sizlere, buyrun.


Ehehe, işte CNN, yukarıdaki seyrettiğimiz FOX TV kaydını aynen bu şekilde yayınlıyor.

Sansürde yeni bir çığır.

Dahiyane bir şekilde, (2 ş ile) eşşek kadar bir altyazı koyarak uçak ve kuleden dışarı fırlayan kokpit görüntüsünü kapatıyorlar, patlamadan sonra o bölgeyi gösteriyorlar.

Sanırım CNN ekibinin bu “sıçış anı”nı gizlemeye çalışmadığını, uçağın altyazı sebebiyle gözükmüyor oluşunu kasıtlı yapmadıklarını, tüm bunların tesadüf olduğunu iddia edecek bir sığır yoktur aramızda?

Fakat esas komedi bu değil.

Eğer CNN kaydını seyrederseniz, tam şu sırada telefonla bağlanan kişi “bazı insanlar FÜZE gördüklerini iddia ediyorlar, bu bir füze saldırısı olabilir” diyor. Ve CNN spikeri hemen “hayır hayır, biz öbür stüdyoda (Fox stüdyosunu kastediyor) BÜYÜK bir uçağın çarptığını gördük” diye olaya müdahale ediyor ve ardından kendilerini ispat etmek için Fox Tv’den aldıkları bu görüntüyü yayınlıyorlar. Dur dur tekrar vereyim, bak bunu.

Ve CNN spikeri bu görüntü yayınlanırken utanmadan sıkılmadan “to be sure, there it is, the PLANE” (emin olmak için bakalım, aha işte UÇAK) diyor.


Bu görüntülerde uçak görebilen var mı?

Bazı psişik güçleri olan otobüs şöförleri olur ya, 500 kişinin ayakta gittiği otobüste bile boş yer görebilip yolcu alır ya, “ablacım arkalar boş ilerleyelim” der ya, işte bu spiker de öyle bir şey. Kimsenin göremediği bir uçağı, sırf laf kalabalığıyla insanlara yedirmeye çalışıyor kendisi.

Bir diğer komedi ise, Fox TV daha sonra bu görüntüleri arşivlerinden kaldırıyor. Buyrun, her şeyin ispatı yine Simon Shack adlı psikopat cengaverin 8’er dakikalık 2 video’sunda, şimdi değil ama boş bir vaktinizde MUHAKKAK 2 bölümünü de seyredin (4 yıldır Youtube’da olan bu video’ların, ben bu satırları yazarkenki seyredilme sayıları 20 bin ve 14 bin):http://www.youtube.com/watch?v=vzCW197AqpM

Lütfen hem bu Simon’ı, hem de beni çürütmek için Fox TV’nin resmi arşivlerinden, bu ilk canlı yayın kayıtlarını bulun.

Bulamayacaksınız. Sadece o an izleyip de arşivleyen kişiler sayesinde ulaşabiliyoruz Fox’un gerçek 11 Eylül 2001 canlı yayın kaydına. Ki Fox baya bir uğraş verdi o kaydın yayılmaması için, siz de yukarıda verdiğim orijinal Fox kaydına silinmeden bir bakın derim. Çünkü şöyle bir durumla karşı karşıya gelebilir o link, tıpkı bugüne kadar olduğu gibi:


Ehehe.

Fox’un birçok kardeş kanalı da var (hani bizdeki Ntv, Ntvspor gibi), fakat onların canlı yayın kayıtlarını değiştirme gereği görmüyorlar. Zira bu kuleyi delip geçen “pilot kabini” faciası sadece tek kanallarında yaşanıyor.

Ve Fox, arşivlerinden kendi yayınlarını kaldırıp, diğer kanallardan kolaj görüntülerle yeni bir yayın kaydı oluşturuyor arşivde. İşte atıyorum 5 dakika ABC’den, 5 dakika CNN’den yayınlar koyup yeni ve hayali bir yayın üretiyorlar. Ve ne hikmetse, CNN’den aldıkları görüntüleri yayınladıkları sırada, az önce izlediğimiz telefonla bağlanan adam tam “bazı insanlar FÜZE gördüler” diyeceği sırada lafını yarıda kesiyorlar. Ahaha, alın tam o anı veriyorum size, lütfen seyredin, sadece 10 saniyelik kısmını seyretmeniz bile kâfi: buyrun.

Al bu da sadece uyduruk Fox kaydını seyretmek isteyenler için tam o cümlenin kesildiği an, “some people said that they saw…” derken kesiyorlar adamı aniden, çünkü cümlenin devamında “A MISSILE” (füze) gelecek.

Halbuki CNN ekranlarında biz bu telefonla bağlanan kişinin “bazı insanlar füze gördüklerini söylüyorlar” dediğine şahit olmuştuk. Muhtemelen telefonla bağlanan o kişi ekipten değildi ehehe.

Bu aslında birçok şeyin ispatı, fakat henüz size somut ispatlar sunmadım. Birazdan göreceğiniz onlarca şeyi üst üste koyduğunuzda tüm bunların bir anlamı olacak, sabredin kaynatasıyla dansettiklerim.

"BÜYÜK bir uçak gördük" diyen spiker Jim Ryan adlı kişi, hem Fox’ta hem Cnn’de bir müddet 11 Eylül saldırılarının canlı yayınını sunuyor. Hani şu "hesapta" rakip kanallar olan Fox ve Cnn’de… Bu nasıl oluyor peki? Jim Ryan 2. uçağın çarpmasından saniyeler sonra Fox TV’de "TERÖRİST bir saldırıyla karşı karşıyayız" diyen ilk kişiydi. Neyse onu siktir et de benim anlamadığım nokta hala şu; nasıl olur da rakip 2 kanal dünya tarihinin belki de en önemli anında çok az dakika aralıklarıyla aynı spikerle canlı yayın verebilir?

Hazır mısınız kaynatasızlar?

Hayatı altyazılı Cnbc dizilerinden öğrenen, ömründe bir kez bile diz kapakları yara kabuğu bağlamamış eğitimli sığırlar, siz de hazır mısınız?

Gerçeğin tokadını yemeye hazır mıyız?

Burada her şey açıkça izah ediliyor, seyredersiniz boş bir vaktinizde. Biz ise şimdi o anlatılanların doğru olup olmadıklarının bizzat kontrolünü yapacaz beraber.

Size 3 adet canlı yayın kaydı verecem kaynatasızlar, üşenmeden bu dediklerimi yapacaksınız, zira gözlerinizle görmenizi istiyorum. Zor bir şey değil, sadece 3 tane farklı pencere açacaksınız ve sizden bu 3 canlı yayın kaydının çok ufak kısımlarını seyretmenizi isteyecem (link’lere sağ tıklayıp yeni sekmede aç deyin).

Bu, ABD’nin baba kanallarından ABC’nin 11 Eylül 2001, saat 9:03’te yayınladığı 2. uçağın çarpma anına ait canlı yayın kaydı: ABC

Seyredin, 0:08’de bir “bi-biip” sesi duyacaksınız, bu sesten 17 saniye sonra uçak çarpacak.

Bu, CNN’in 11 Eylül 2001, saat 9:03’te yayınladığı uçağın çarpma anı: CNN

Seyredin, 0:55’te “bı-bırp” diye bir ses hatası duyacaksınız. O sesten 17 saniye sonra uçak çarpacak. (CNN kayıtlarında görüntü ve sesler arasında 2-3 saniyelik bir kayma var, görüntü ile sesleri aynı anda eşleştirdiğinizde o ses hatasından TAM 17 saniye sonra çarpma anı gerçekleşiyor)

Bu, CBS kanalının 11 Eylül 2001, saat 9:03’te yayınladığı uçağın çarpma anı: CBS

Burada biraz dikkat lazım. Seyredin ve video’nun sesini iyice açın, kadın 0:27’de kadın “that’s correct” dedikten hemen sonra “şşhh” sesi duyacaksınız. Bu ses hatasından 17 saniye sonra uçak çarpacak.

Bunları bulan eleman aynı ses hatalarının FOX ve NBC’de olduğunu da gösteriyor fakat onları çıplak kulakla farketmek zor, ses grafiklerinden bakınca belli oluyor onlardaki falso

Peki tüm bunların anlamı nedir? Bu apayrı kanallarda 17 saniye önce gerçekleşen ses hataları ne demek oluyor? Gelin benle ve ayık olun, video’da anlatılmayan ufak bir detay var.

9/11 Commission (resmi kurum) 2. uçağın çarpma ve patlama anını, televizyonlarla uygun olarak “9:03:11” olarak belirliyor. Yani saat sabah 9’u 3 dakika ve 11 saniye geçe…

Fakat Lamont-Doherty Rasathanesi patlama anını “9:02:54” olarak belirliyor.

Bu rasathanenin tespit ettiği patlama anı, resmi hikâyedeki patlama anından 17 saniye önce.

Amına koyayım uzaydaki XY43 karadeliğinin Saylon galaksisini yutma anını mı tespit ediyorsunuz da aranızda böyle farklılıklar oluşuyor? Allah’ın New York’unda koskoca gökdelene uçak çarpıyor amına koyim, niye bu fark? Ve neden yine 17 saniye? Ne bok var bu 17’de? İlhan Mansız’ın Senegal’e gol attığı maçtaki forma numarası da 17’ydi ayrıca, bunun konumuzla uzaktan yakından en ufak bir alakası yok amına koyayım, aklıma geldi söyledim.

Bu 17 saniye farklılıklarının ve televizyonda patlama anından 17 saniye önce gerçekleşen “ses hataları”nın anlamı nedir biliyor musunuz? Arkanıza yaslanın ve iyi dinleyin,

Lamont-Doherty rasathanesi bir hata yapmadı, tespit ettikleri patlama zamanı gerçekti.

Bize televizyonlarda bu patlama anını, gerçektekinden tam 17 saniye sonra izlettirdiler.

Biz televizyon izleyicileri, patlama anını o gün Manhattan’da çıplak gözle İkiz Kuleler’i seyreden birisine göre 17 saniye sonra izledik.

Zira 11 Eylül 2001 tarihinde canlı yayın veren 5 ABD kanalı TEK merkezden kontrol edildi.

Yayınlarında, bu patlama anından 17 saniye önce duyduğumuz “bi-biip” veya “hırş” sinyalleri, kendi aralarındaki bir sinyaldi. Haberleşme mekanizmalarıydı.

Bu sinyal, patlamanın gerçekleştiğini ve bizlere önceden hazırlamış oldukları görüntüleri izlettirme vaktinin geldiğini belirtiyordu. Ve bizlere izlettirdikleri uçak (!!?) görüntüleri basit birer bilgisayar animasyonundan ibaretti.

Bu aynı merkezden yürütülen televizyon kanallarında “uçak” ne zaman görüldü peki? Yine dahiyane ve psikopatça bir Simon Shack tespitiyle karşı karşıyayız, adamı da ne övdüm amına koyayım, fakat hakediyor. Neyse buyrun, aynen kendisinden alıyorum:



Dekoderi çalışmayanlar için izah edeyim. İşte mucizevi bir şekilde televizyonlarda uçağın gözükme anları:

Patlama anından önce
17-16 saniye arası: CBS kanalı
15-7 saniye arası: NBC kanalı
6-4 saniye arası: CBS kanalı.
3-0 saniye arası: ABC kanalı (CNN de aynısını verdi)

Şimdi hesap makinelerinizi alın, sonra Güvender olasılık hesapları kitabına mı bakarsınız, Ahmet Buhan zihinden problemlere mi bakarsınız, yoksa sikindirik istatistik hocanızın anlattığı sikindirik istatistik notlarına mı bakarsınız ne yaparsınız orasını bilemem, bu bilgiler ışığında bana böyle “senkronize” bir canlı yayının tesadüfen verilme ihtimalinin yüzde kaç olduğunu bulun.

%0,00001 ?

Bakın bu Zeitgeist’tır, WeAreChange’dir, AE911Truth’tur, bunlar gibi “kontrollü ifşa” grupları, 11 Eylül’de medyanın böylesine şirketleşmiş bir halde insanları aldattıkları gerçeğini örtmekteler. Bu ve esas birazdan anlatacağım delillerin hepsinin farkındalar, fakat görmezden geliyorlar. Onlara da gelecez, onların da amına koyacaz, hepimize yetecek kadar kaynata var sakin olun beyler.

Propaganda ve göz boyama denen şey o kadar önemli ki, bu Simon Shack’in video’ları sadece 10 bin, 20 bin kere izlenmiş durumda ve adam bunları yıllardır anlatıyor. Fakat “11 Eylül’de Ufo görüldü” video’ları milyonlarca kez tıklanıyor. Her şeyi tesadüfe yoran, hayatındaki hiçbir şeyi anlamlı bir temele oturtamadığı halde bir anlamı varmış gibi yaşayan, ömründe patrondan azar işitmek ve sevgiliden ayrılmak dışında acı namına  hiçbir sikim yaşamamış olan, sonra gidip de o yaşadığı sikindirik ufak acılara ulvi anlamlar yükleyen, başından geçen sıradan olayları dünyanın en önemli ve sıradışı hadiseleriymiş gibi heyecanla anlatan, sıradanın önde bayrak flama taşıyanı olduğu halde kendini farklı gösterme çabasında olan, sorgulamayan, öküz gibi yaşayan, hayatı beton yığınları ve elektronik cihaz ekranları arasında sıkışıp kalmış, beyin nöronları küflenmiş sikilesi insan sürüsü sizi.

Lan bana bakın belanızı benden bulmayın.

Sizlere hala somut kanıtlar sunmadım, buraya kadar gördükleriniz Polyanna’lar tarafından “kamera hatası yea, tesadüf yea” şeklinde yorumlanabilir şeyler. Zira ben de bu kadarıyla ikna olmamıştım. Şimdi gelin benimle, sizlere ABC’nin canlı yayın kaydından bir kesit veriyorum.


Tam o anın link’i de bu.

O kulenin solundan akıp giden beyaz nesne var ya, o ne biliyor musunuz?

Kendisi 8.8 mil uzunluğundaki Verrazano Köprüsü’dür.


Evet, bildiğin köprü, uçuyor gidiyor canlı yayında.

Ve bu köprü yalnızca ABC yayınında değil, diğer kanalların yayınlarında da böyle arasıra hareket ediyor.

Kendince 2-3 salak, şu ana kadar size gösterdiklerimi “video hataları, çekim farklılıkları, normal böyle şeyler” gibi salak hikâyeler ve aptal izahlarla çürütmeye çalışmış durumdalar. Bu köprünün öyle canlı yayında sağdan sola hareket etmesi için ne demişler diye baktığımda, söyleyebildikleri tek şeyin şu olduğunu gördüm: “kameranın açısı değişiyor, o yüzden normal”.

Allah belanızı versin.

Kamera hareketiyle arka plandaki köprünün öyle abartı bir şekilde kaymasının neden mümkün olamayacağını size izah ediyorum, farketmesi zor değil: Kamera, görüntüyü sola da alsa, sağa da alsa, köprü DURMAKSIZIN SOLA doğru kayıyor. Eğer kameranın hareketine bağlı bir şekilde hareket ediyor olsaydı o köprü, kamera hafif sola veya sağa döndüğünde köprünün de gidiş yönünün değişmesi gerekirdi. Fakat köprü sürekli ivmeli bir şekilde sola doğru hareket ediyor. E iyi de amına koyayım kamera hep aynı yönde hareket etmiyor ki. Kaldı ki kamera sağa-sola oynamasa bile, sadece zoom out yaptığında da köprünün sola doğru kaymaya devam ettiğini görüyorsunuz. Hatta bir ara ışınlanıyo falan o amına kodumun köprüsü.

Ya moruk, şu yaptığım izah bile o kadar gereksizdi ki… Bu köprü olayına kılıf uydurmaya çalışan insan kesinlikle ya art niyetlidir ya da “her şeyi ben bilirim” kafasındaki bir öküzdür. Olayın aslı ne biliyor musunuz?

İyi dinleyin beni.

Televizyonda bizlere izlettirilen Manhattan şehri, arka planı ve bütün binalar sadece 2 boyutlu grafiklerdi. Birazdan bu konuyu izah edecem. Manhattan şehrinin arka planındaki “layer” bir şekilde kayıyor, sıçıyorlar canlı yayında. ABC ekibi de bunu farkediyor, düzeltmek için görüntünün kontrastını açıp kapatıyorlar, ayarlarla oynuyorlar, bir boklar yapıyorlar yukarıda da izleyebileceğiniz üzere. Ve baktılar durumu kurtaramıyorlar, hemen görüntüyü değiştiyorlar. Şehir görüntüsünü kesip, derhal stüdyoda konuşan amcayı gösteriyorlar.

Hiç kimse kıvırmasın. Olay budur.

Peki niçin bu köprü gibi bariz hataları bile akıllarınca çürütmeye, bunların üstünü örtmeye çalışanlar var hiç düşündünüz mü? Tahmin edeceğiniz üzere internet, 11 Eylül olayı hakkında iğrenç komplo teorileri ve abuk subuk hikâyelerle dolu. Sahiden de 11 Eylül’le ilgili anlatılan çoğu hikâye “tıraş” ve ben size bu tür saçmalıkları anlatmayacam burada. Her neyse, bu tür sahiden saçma olan “komplo teorilerinin” yaygınlaşmasını, insanların resmi hikâyeye inanmadıklarından dolayı kendilerince bir izah getirmeye çalışmalarına bağlayabiliriz, hatta sığırların istediği olsun, bunun adına “paranoya” da diyebiliriz, eyvallah. Fakat 11 Eylül’le ilgili anlatılan, mantıklı veya mantıksız bütün hikâyelerin sadece “komplo teorisi” olduğunu savunan, hepsinin üstünü çizip atan, Bin Ladin ve onun müslüman terörist arkadaşlarının uçakları kaçırıp Amerika’yı vurduğunu savunan onlarca blog sayfası ve yüzlerce internet sitesi olduğunu söylesem size?

Bunu ne ile açıklayacaksınız? Bunların da birçoğu benim “ekşici” diye tabir ettiğim, “ben bilirim” kafasındaki öküz oğlu öküz zihniyetin ürünü olan masum siteler, ona da eyvallah. Kendilerince ahkâm kesen, “heey yok öyle şeyler, sakin olun şampiyonlar, kimse bizi kandırmıyor swh swh” kafasındaki andavalların sitesi birçoğu, hepsinin altında bir şey aramayın. Fakat aralarında öyle olmayanları da var desem? Kasıtlı olarak saçma teorilerin ortaya atıldığını ve sonra bu zaten saçma olan teorilerin çürütülüp “bakın yok öyle şeyler, 11 Eylül’de teröristler vurdu bizi :(” diye insanlara kakalanmaya çalışıldığını söylesem? Bu işler o kadar basit değil moruk.

Ve size şu ana kadar “medya” ile ilgili anlattığım hiçbir şey “teori” değildi, biz varolan televizyon kayıtlarını inceledik. Olabildiğince somut şeyler göstermeye çalışıyorum size.

Neyse devam ediyorum kaynatasının kulağını yaladıklarım.

Şu az önceki Verrazano köprüsü, İkiz Kuleler’in neresinde kalıyor? Google Maps’ten bakabilirsiniz, lakin en iyisi benzer açılardan fotoğraflar ile karşılaştırmak:

Soldaki görüntü ABC’nin dünyaya sattığı fabrikasyon Manhattan şehri görüntüsüdür, birçok kanalda da yayınlanmıştır o kayıt. Misal History Channel’da görüyorsunuz şu an. Sağdaki ise 11 Eylül öncesi çekilmiş GERÇEK Manhattan fotoğrafı. Köprünün gerçekteki konumunu idrak etmişsinizdir sanırım şu an.


Yani o açıdan köprünün gözükmesi bile zorken, köprü o kadar yakında beliriyor ve bildiğin hareket ediyor. İsterseniz o günki başka canlı yayınlarla karşılaştıralım, bakalım köprü neredeymiş?

Körpü görebilen? (Video link’i de bu.)


Neyin kafasını yaşıyorsunuz?

ABD kanalları şehri kısmen farklı açılardan gösteren 2 boyutlu şehir animasyonları hazırlamışlardır. Bu animasyonların hiçbirinde BİNALARIN olduğu sokaklarda hareketlilik yoktur. En ufak bir insan, araba vs hareketi dahi yoktur. Alın 2,5 saatlik CNN kaydını seyredin, sokaklarda ve binaların olduğu zeminde en ufak bir hareketlilik gören çıksın karşıma. Ben kafayı sıyırıyodum moruk, saatlerce taradım hepsini, alayı tıraş.

Gerçekçilik katmak için arka plana hareketli animasyonlar koymuşlar, şu yukarıda verdiğim NBC versiyonunda arkadaki gemiler hareket halindedir mesela. Fakat bazen sıçıp köprüyü de hareket ettirebiliyorlar işte, canlı yayın, olur öyle şeyler. He bir de gerçekçilik katmak adına uçan helikopterler veya uçan kuşlar falan serpiştirmişler ki dur aklıma gelmişken ondan da bir örnek vereyim, yine hiçbir kanalınki birbirini tutmuyor. Birinde uçan helikopter birinde ya hiç gözükmüyor, ya da Gümüşhane istikametine gidiyor vs vs.

Birazdan kaynak olarak kullanacağım video’lar; bu amatör video ve bu ABC canlı yayın kaydıdır. Amatör video’da açı dolayısıyla uçak gözükmüyor, o sebeple bu video’da herhangi bir rötuşa gerek duyulmadığını söyleyebilirim. Lütfen 20 saniyenizi ayırın ve aşağıdaki gif’i SONUNA KADAR seyredin, isteyen kendi başına kontrolünü link’ini verdiğim video’lardan da yapabilir.

Patlama anı ve sonraki 15 saniye:


ABC kamerası sizlere şehrin arka planını, denizi ve deniz kıyısındaki evleri bile gösterebilirken, oradan geçen helikopteri gösterememe şansı yoktur. Lütfen bunu piksel farkına falan bağlamayın veya sikindirik terimsel ifadelerle kılıf uydurmaya da çalışmayın. ABC’de bu helikopterin gözükmemesinin tek nedeni, ABC’nin 11 Eylül’de sizlere canlı yayın diye izlettirdiği şeyin önceden hazırlanmış bir bilgisayar animasyonu olmasıdır.

Yaa.

Hala mı cesaret edemiyorsun gördüklerini kabul etmeye? Bu NBC canlı yayını ile uçağın gözükmediği bu amatör çekimi de kendin karşılaştır o halde.

CNN’den ve FOX’tan bahsetmiyorum bile, onlarda da yok bu helikopter. Birkaç tanesinde de var ama ehehe. İşin komikliği de burada ya zaten, bir kanalın yapmış olduğu değişikliği, diğer kanal yapmaya gerek duymuyor çoğu zaman. Ve sadece bu helikopter mevzusu da değil olay. Birinde bembeyaz olan uçak, diğerlerinde güneşin tepede olduğu Manhattan sabahında simsiyah gölge şeklinde çıkıyor karşımıza.

Sevgili CIA, eğer bir tezgâh kuracaksanız bütün video’ları birbirlerine senkronlamalısınız, yoksa böyle sıçarsınız işte. Fakat siz de haklısınız, ne gerek var amına koyim, insanlar her türlü inanıyorlar zaten sizin yalanlarınıza.

Canlı yayında daha ne kadar sıçabileceklerini görmek istiyor musunuz?

CNN canlı yayınının tam bu anına bakalım şimdi.


Lütfen altyazıların olduğu kısımdaki şehir görüntüsünü iyice seyredin.

İzlemekte olduğunuz şey yalnızca kartpostalvari bir bilgisayar animasyonudur. 2 boyutlu bir şehir görüntüsüdür. Fakat kamera zoom out yaptığında hazırladıkları “hayali” şehir kompozisyonu bitiyor ve alttaki siyah ekran beliriyor. Masanın üzerine bir fotoğraf koyun, kamerayla o fotoğrafı video’ya kaydedin ve yavaşça zoom out yapın. CNN’in canlı yayında yaptığı şey bundan neredeyse farksızdı.

Size televizyonda “bu açıdan şehrin bu kadarını göstersek yeter” diye düşünen CNN ekibi, kamera zoom out yaptığında işte böyle sıçıyor.


O alttaki siyah ekran, o siyah ekranın hemen üzerindeki iğrenç baştan savma grafikler…


En az Playstation’daki Winning Eleven oyununun seyircileri kadar gerçekçi.


Oyun bitti.

11 Eylül 2001’e ait hiçbir gerçek canlı yayın kaydı televizyonlarda yayınlanmamıştır.

Hepsi, şirketleşmiş medyanın 6,5 milyar insana yedirdiği stüdyo yapımı montajlardır.

Peki dünyaya nasıl sattılar bu “uçak” hikayesini?

Televizyonda kuleye çarpan “uçağı” gördüğünü söyleyen ilk kişiler kimler biliyor musunuz? Canlı yayındaki ilk görgü tanıkları hepsi video’larıyla belgeli bir şekilde burada (50.000 kez tıklanmış), ben ekstradan izah edecem sadece, elektriği keşfetmeyecem.

İşte televizyonda “UÇAK GÖRDÜM” diyen ilk görgü tanıkları:

Sean Murtagh : CNN mali işler başkan yardımcısı
Mark Obenhaus : ABC üst düzey yapımcı
Owen Moogan : FOX üst düzey yapımcı
Sid Bedingfield : CNN başkan yardımcısı
Richard Davis : CNN standart haberler ve uygulamalar başkan yardımcısı
Rose Arce : CNN yapımcı
Jeanne Yurman : CNN muhabiri
Winston Mitchell : ABC / CNN yapımcı
Eric Shawn : FOX tv üst düzey muhabir
Jennifer Oberstein : Ritz - Carlton otelleri / NBC tur operatörü
Jane Derenowski : MSNBC yapımcı
Dr. Jay Adlersberg : ABC tıbbi muhabir (savaş muhabiri)
Elliot Walker : NBC haber yapımcısı
Theresa Renaud : CBS yapımcısı eşi
Marc D. Birnbach : FOX tv personeli

Hey maşallah, sanırsın tüm ABD televizyoncuları ilkokuldayken hava-gözlem koluydu, vay amına kodumun dünyasına bak sen hele. Hiç mi bir nalbur, bakkal, çakkal, zenci falan görmez bu amına koduğumun uçağını da onu bağlamazlar canlı yayına?

- Ne var ki yaa, bence gayet normal, tesadüf işte hepsi aptal salak paranoyak bebe salak ergen aptal pis.
- İsim neydi arkadaşım?
- Berk.
- Sen hiç götten sikiş yaptın mı Berk?

Sadece bir örnek veriyorum. Çarpan İLK uçağın (yani kimse tutup özellikle İkiz Kuleler’i seyretmezken, gayet sıradan bir günken) görgü tanığı Sean Murtagh (Cnn’de yetkili bir abi) uçağın cinsine kadar her şeyi söylüyor. Hem de henüz patlamadan dakikalar sonra, buyrun link. Kendisi diyor ki: “İki motorlu bir uçaktı, muhtemelen (boeing) 737. Büyük bir ticari yolcu uçağıydı”. Daha sonra kendisine kulenin civarında enkaz olup olmadığı sorulduğunda ise diyor ki “ammm üzgünüm bulunduğum yer biraz uzak İkiz Kuleler’e”. E be atın götü, demin çift motorlu boeing 737’sinden, neredeyse hostesin tangasının rengine kadar her boku görmüştün, şimdi mi aklına geldi uzakta olduğun?

Peki, daha sonra sıradan insanlar da bağlandı canlı yayına, şimdi onlar ne diyor ona bir bakalım. Bunun için teker teker uğraşıp ayrı video link’leri bulmaktansa (yaparım orası hiç sorun değil de, burada yapılmışı var) sizleri September Clues’un son bölümüne yönlendirecem, boş bir vaktinizde seyredin: buyrun link. Telefonla bağlanan BİRÇOK görgü tanığı “kesinlikle ufak bir uçaktı, daha önce hayatımda böyle bir uçak görmedim ben” diye açıklama yapıyor.

Bak ben tüm canlı yayın kayıtlarını seyrettim, yoldan çevirdikleri görgü tanıklarının çoğu “küçük uçak” derken, spikerler sürekli “hayır BÜYÜK bir uçaktı” (LARGE plane) şeklinde müdahalede bulunuyorlar.

Spikerlerden birinin “the mi(ssile)… the plane” diye bir gaf anı var ki hele, bildiğin komedi. Ve hatta ve hatta, 9/11 Komisyonu başkanının 2006 yılında ağzından kaçırdığı “FÜZE” lafını buvideo’dan kulaklarınızla duyabilirsiniz.

Bunlar öyle yanlışlıkla, dalgınlık anıyla, ağızdan öylesine çıkmış laflar değiller.

Hepsi haberdardı.

Hepsi.

Bütün medya değil tabi, olaydan habersiz spikerler, muhabirler de vardı doğal olarak. Fakat şu yukarıda ismi geçen ve birazdan göstereceğim “görgü tanıkları”nın hepsi de olaydan haberdardı. 11 Eylül planlanmış, kurmaca bir terör saldırısıydı.

İkiz Kuleler’e az mola verelim, Pentagon’a geçelim.

Bildiğiniz gibi Pentagon’da patlama sonrası oluşan yarığa, bir yolcu uçağının yol açması imkânsızdır. Bakın “neredeyse imkânsızdır” falan demiyorum, ben çok az şey için %100 netlikte konuşurum ve bu da onlardan biri. Pentagon’a çarpan şey kesinlikle ama kesinlikle bir yolcu uçağı olamaz, buyrun ve sağduyunuzu kullanarak bir yorum getirin:

Böyle bir şeye “yolcu uçağı” yol açmış olabilir mi?




Pentagon’a çarpan herhangi bir uçak görüntüsü bulunmamaktadır. Mart 2002 yılında FBI, buvideo’yu yayınlamıştır ve bunun dışında Pentagon’a ne çarptığını gördüğümüz hiçbir kayıt bulunmamaktadır. İşte FBI’ın dünyaya sunduğu o video:



Evet, ekrana sağdan giren şu şeyin bir yolcu uçağı olduğuna inanmazsanız, üzgünüm ama siz bir “komplo teorisyeni” veya “paranoyak”sınız.

Uçak.


Ulan ilkokulda bi iş eğitimi kitabımız vardı, oraya koskoca kamyon resmi koyup altına da “KAMYON” yazmışlardı. Tamam ilkokula gidiyoruz da sığır değiliz amına koyim diye isyan ederdim, şimdi onların yediği bokun aynısını ben de yapmış oldum. Vay amına kodumun dünyası, resmen clockwork orange.

Peki sizlere cevabını öğrenince “aa çok şaşırdım bak” diyeceğiniz bir soru sorayım. Pentagon’a bir “uçağın” çarptığını gözleriyle gördüğünü iddia eden ilk görgü tanıkları kimlerdi?

Pentagon’a çarpan uçağı gördüklerini iddia eden kişiler:
Mike WALTER - USA Today üst düzey muhabiri
Joel SUCHERMAN - Usatoday.com Editörü
Steve ANDERSON - Usa Today Yayın Yönetmeni
Fred GASKINS - Usa Today Ulusal Editörü

Ve bir “uçak” hikâyesi, koca dünyaya böyle satılır.

USA Today gazetesinden Mike WALTER bunun üzerine medyadaki arkadaşlarının yardımıyla (!) televizyonda bir açıklama, daha doğrusu sıçmanın üzerine sıvama seremonisi yapıyor (aşağıda özet geçecem). Link’ini verdiğim video’daki like/dislike oranının sebebi ise insanların artık BU KADARINA da inanmamış olmalarıdır.

Lütfen İngilizceniz varsa yaptığı o açıklamayı dinleyin. Söylediklerinin kısaltılmış şekli şunlardır, en ufak bir çarpıtma yapıyorsam da Mine Çayıroğlu gibi kaşlarım olsun (itiraf et o kadar İngilizce ismin üstüne Mine yazınca onu Mayn diye okudun di mi, keranacı seni ehehe):


"İnsanlar bana soruyor, ‘hey bütün Usa Today ekibi Pentagon’da piknik mi yapıyordu? Nasıl hepiniz görgü tanığı olabildiniz?’ diye. Arkadaşlar Usa Today, Pentagon’a 9 dakika uzaklıktadır, bu yüzden hepimiz gördük. He bir de Pentagon’daki patlama bölgesinin bir uçağın sığacağı büyüklükte olmadığını da soruyorsunuz. Bakın bir yolcu uçağı bir binaya çarptığında kanatları düşer. Kanatların binayı delip geçmesi çok komik olurdu değil mi?"

Evet sevgili Mike Walter, gerçekten de bir uçağın kanatları parçalanmadan bir binayı delip geçmesi çok komik olurdu.

Tıpkı,





11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’i bizlere izlettirdiğiniz gibi…

Teşekkürler Mike, şimdi de kameralarımızı CNN’den bir dram manzarasına çeviriyoruz.

Bu video’da CNN’den Jamie McIntyre 11 Eylül 2001 günü canlı yayında “Pentagon’a uçak çarptığına dair hiçbir delil yok. Ne büyük uçak parçaları, ne kanatlar, hiçbir şey yok.” diyor.

Sanırım kendisi bunun üzerine azar yemiş olacak ki 2006 yılında şu yukarıdaki komik görüntüyü “uçağın çarptığına kesin bir delildir bu” diye açıklıyor. Bu kıvırma anının video link'i de burada, isteyen girsin baksın amına koyayım. Hatta ve hatta “komplo teorisyenleri”ne laf da sokuyor, baya baya “komplo teorisyeni” olmakla itham ediyor resmi hikâyeye inanmayanları, o kelimeyi kullanıyor evet (kardeşim demedi mi seni sikecem diye? o kelimeyi kullandı evet.)

Tüm televizyon kanalları, 3-5 farklı şehir animasyonunu aralarında paylaşarak ve kendilerince rötuşlayarak tekrar tekrar yayınladılar. Hepsi müthiş bir işbirliği içerisindeydi 11 Eylül 2001 günü. İşte hayattaki her şeyi tesadüfe veya insanların kişisel hırslarına bağlayan, dünyadaki şirketleşmiş siyonist ağı görmezden gelen amına kodumun beyinsiz ekşici zihniyeti, gerçeğin bir tokadı daha geliyor ananın amına, iyi dinle:

Yazının başlarında 7. Ticaret Merkezi’nden bahsetmiştim, hani şu hiç uçak çarpmadan yıkılan (veya yıkılması planlanan) bina.

7. Dünya Ticaret Merkezi’nin bir diğer adı da “Salomon Tower“‘dır, zira bu binanın sahibi yahudi Larry Silverstein, binanın büyük bir kısmını Salomon Brothers adlı yine yahudi bir Wall Street bankasına kiralamıştır. Hz Süleyman’a atıf vardır bu banka ve bina isminde ki konumuz o değil. Salomon Tower saat 17:21’de yıkılmıştır.*

Şimdi BBC kanalının, ABD saatiyle 17:10’da yapmış olduğu canlı yayını sizlerle paylaşmak istiyorum. Birazdan ekleyeceğim video Türkçe altyazılıdır (powered by siz kaynatasızlar) ve MUHAKKAK 2 dakikanızı ayırıp seyrediyorsunuz şimdi:

2 dakika mola ver ve seyret.

Kardeş BBC dedin ama bu STV çıktı, her şeyi önceden biliyür.

Evet, duyduğunuz her şey gerçekti kaynatasızlar. BBC kanalı, 7. Dünya Ticaret Merkezi’nin yıkılışını yaklaşık 15 dakika önce dünyaya duyurmuştur. Ha hiç kimse gelip “yaa orda bina yıkılmak üzere ya, işte ondan bahsediyorlar” demesin, bu öyle yoruma açık bir konu değil, her şey net. Bu video’yu da ben götümden uydurmadım ayrıca, orijinal kaydına aha bu link’ten ulaşabilirsiniz

Yetmedi mi? Hala mı Polyanna’cılık oynuyorsunuz? Gelin gelin, daha bitmedi, biter mi hiç?

Bu link’ten ABC kanalının saat 17:40’taki canlı yayın kaydına ulaşabilirsiniz (bakmanız şart değil gösterecem). Evet bu yayın bina yıkıldıktan sonrasına aittir, fakat burada mesele binanın yıkılması değil.

Mesele şu ki

İngiliz BBC kanalı ile…Amerikan ABC kanalı…


Aynı kamera kaydını kullanmıştır. Hem de canlı yayında.

BBC ve ABC kanallarının gösterdikleri bu çekim, aynı konumdan ve hatta aynı bina penceresinden yapılmıştır. Bunu, görüntünün en sağındaki pencere çerçevesini baz alarak da farkedebilirsiniz, evet o sağdaki şerit pencere çerçevesi kaynatasız.



- Ne var ki bunda yaa, aynı odadan kardeş kardeş çekim yapmış olabilirler bencaaa.
- İsim neydi arkadaşım?
- Selin.
- Sen hiç antilop taşağı gördün mü Selin?

Siktir edin Selin görünümlü Kezban’ı, şimdi normal insan bakış açısıyla makul bir yorum getirelim mevzuya: BBC ve ABC kanalları aynı kamera kaydını kullanmışlardır. Zira dünyaya olay yerinden canlı yayın veren tüm televizyon kanalları tek bir merkezden kontrol edilmekteydi 11 Eylül 2001 günü. Ve BBC kanalından bizlere binanın yıkılışını 15 dakika önce duyuran hanım kızımız, belki de hiç orada bile değildi. Eşşek (2 ş ile) kadar 7. Ticaret Merkezi’nin orada olduğunu göre göre onun yıkıldığını anlatacak hali yok.

Muhtemelen kendisinin yaptığı şey…Bundan farklı değildi.

Zam şampiyonu karpuz evet ehehe.

Herneyse kaynatasızlar, eğer sunucu karı gerçekten orada bulunduysa bile, bu yine ABC ve BBC kanallarının aynı kaydı kullanmış oldukları gerçeğini değiştirmez. 11 Eylül 2001 günü tüm ABD ve İngiliz medyası işbirliği halindeydi. Avrupa ve Asya kanallarına gönderdikleri görüntülerle kendi görüntüleri bile tutmuyor. Alın bir örnek:




Helikopterin Alman kanalında gözükmüyor oluşunu “piksel kalitesine” falan bağlıyorsanız, sağdaki kulenin tam üzerindeki duman görüntülerinin nasıl bu kadar farklı olabileceğini bana bir izah eder misiniz?

Bunların hepsi sikindirik bilgisayar animasyonlarıydı, rötuşlanmış stüdyo ürünleriydi. Ve bu sebeple birçoğu birbiriyle tutarsızdı.

Kaynatasızlar, canlı yayınların kurgu olduğu konusunda size daha bunlar gibi onlaca şey gösteririm. Fakat gerek yok, anlayana sivrisinek saz hesabı. Artık yavaş yavaş aklınızdaki diğer sorulara geçiyorum.

Peki ya televizyonda yayınlanan amatör kayıtlar? Başkaları da çekmişti hani bir sürü video?

Evet, televizyonda 11 Eylül’de ve birkaç gün sonrasında sıradan insanlara ait 36 adet amatör kayıt yayınlandı. Bu “amatör” kayıtlar hangi “sıradan” insanlara ait öğrenmek ister misiniz?

Şimdi TV’de yayınlanan bazı amatör video’ların linklerini ve kim olduklarına dair şirket link’lerini veriyorum altlarına teker teker, ben adamı belgelerle sikerim.

Perde açılsın oyun başlasın, filmin adı: Sığır tesadüfleri sever.

Bu kaydı çeken kişi Scott Myers'tir.  Kendisi hem ABC kanalının hem de Amerikan Donanmasının video/software mühendisidir. Video'su bu..Bu “amatör” kaydı çeken kişi Naka Nathaniel'dir ve kendisi New York Times'ın multimedya uzmanıdır. Video'su da aha bu.Bu, uçağı olduğu gibi yutan kuleye sahip komik video’yu çeken kişi Luc Courchesne'dir ve kendisi Teknolojik Sanat Topluluğu'nun başkanıdır. Video'su bu. Sanat toplum içindir kanka.


Çeken “amatör”ün ismi Devin Clark. Kendisi MTV’nin animasyon ve grafik uzmanıdır. Video’subu.Uçak yutan kule yine bizlerle, çeken “amatör” kişi Jennifer Spell'dir, kendisine ait IMDB sayfası dahi vardır (diğer birçokları gibi). Zira kendisi yapımcı ve yönetmendir. Video'su bu.Biraz da fotoğraflara bakalım, hani şu “amatör” fotoğraflara. Bu fotoğrafı çeken Kelly Guenther'dir ve kendisi Pulitzer ödüllü bir fotoğrafçıdır. (espri yapmıyorum valla)Bu fotoğrafın sahibi Sean Adair'dir. Kendisi “Adair Productions” adlı film ve video şirketinin editörüdür.Uçağa bak gökten iniyor hey maşallah, bu fotoğrafın sahibi de Kathy Cacicedo isimli yapımcı, yönetmen, grafik editörüdür.


Daha devam edeyim mi?

Tükendiğimden değil, hamallık yapmak istemediğimden bu kadar örnek yeterli. Olay o kadar komik bir boyutta ki artık, ben size yöntemi söyleyeyim, geri kalan 30 kişiyi de kendiniz bulun.

http://www.911conspiracy.tv/2nd_hit.html adresinde televizyonda yayınlanan tüm 2. uçağın çarpma video’ları mevcut, http://www.911conspiracy.tv/2nd_hit_photos.html bu adreste de yayınlanan fotoğraflar var. Hepsini çeken kişilerin isimleri de yazıyor. Rastgele bir video veya fotoğraf seçin ve o video’yu çeken kişinin 3d uzmanı, görsel efekt uzmanı, yönetmen vs çıkma ihtimali üzerine iddiaya girelim? Veya eğer tanınmamış birisiyse, bu sefer “hayali” biri olma ihtimali üzerine de bahse girebiliriz o fotoğrafı çeken kişinin?

Bu ve daha saymadığım, yukarıdaki link’lerde mevcut olan TV’de yayınlanmış hiçbir “amatör” kayıt; sade vatandaşlara ait değildir. Hiçbiri.

Ey günde 500 tane fotoğraf çektirdiği halde güzel çıktığı tek fotoğrafını 1 sene boyunca Facebook’ta profil fotoğrafı olarak kullanan, kaşlarını 1 ay aldırmasa ortalıkta Özcan Deniz’in ünlü olmadan önceki hali gibi dolaşacak olan, gudubet suratlı meymenetsiz tıyniyetsiz Kezban, sorarım sana neden koskoca New York’ta bi tane bakkal, nalbur, zenci falan video çekmez de onlara ait video’lar televizyonlarda yayınlanmaz? Neden ha neden? Sus cevap verme ağzına bacağımı sokarım senin.

Bu, dünyaya “amatör çekim” diye kakalanan video’ların nasıl kurmaca olduklarının detaylı grafiksel analizi September Clues belgeselinde teker teker anlatılıyor, işin o kısmı beni aşar kaynatasızlar, anlamam grafikten zarttan zurttan. Fakat sizlere sadece “kabak gibi” aşikâr birkaç örnek verecem.

9/11 Hotel diye bir belgesel var, bu belgeselde Marriot Oteli’nde kalan “çok korktuk ühühü” diyen görgü tanığı amcalar ve karılar var.  Tırı vırı yani, resmi hikâye üzerinden demagoji yapan onlarca sözüm ona belgeselden birisi. Eğer bu belgeselin tam şu kısmını bir 10 saniye kadar seyrederseniz, yukarıda görmüş olduğunuz fotoğrafı Christine’in kızının çektiğini söyleyecekler. Christine de belgeselde konuşturdukları karı işte, onun kızı çekmiş bu fotoğrafı.Bu fotoğraf ise televizyon ve gazetelerde sıkça gösterilmiştir, çeken fotoğrafçı Rob Howard’dır.




Aynı açıdan ve neredeyse aynı anda farklı 2 kişinin aynı fotoğrafı çekme olasılığı?

11 Eylül 2001 dünyaya satılmış büyük bir yalandır. Televizyonda yayınlanan hiçbir canlı yayın veya hiçbir amatör kayıt gerçek değildir, hepsi stüdyo ürünüdür. 11 Eylül 2001 günü Dünya Ticaret Merkezi’ne ne olduğunu bizlere gösteren bir video kaydı veya fotoğraf bulunmamaktadır. He tabi ki İkiz Kuleler yerle bir edilmiştir, o kulelere bir şey çarpmış, patlamalar yaşanmış ve ikisi de yıkılmıştır. İşin bu kısmını da gizleyecek halleri yok, fakat yazının devamında aslında ne yaşandığını ve yaşanmadığını beraber çözecez.

Bu fotoğraf Wolfgang Staehle’a aittir.Bu, National Geographic fotoğrafçısı Robert Clark’a ait fotoğraf.Bu ise Tina Cart’a ait video kaydıdır, az öncekilerin zoom yapılmış, siyah bir uçak animasyonu eklenmiş halinden fazlası değildir.


Durumu tam anlamadınız galiba?



Bunu izah edebilecek tek bir kelime var: Soytarılık.

Aynı simülasyon üzerinde tasarlanmış uyduruk fotoğraflar ve video’lar, başka başka insanlara aitmiş gibi gösterildi. “Bakın onlarca fotoğraf ve video var heeey” neey amına soktuğum neey?

Sizden bir şey yapmanızı rica edecem, lütfen yapın bunu kaynatasıyla seviştiklerim. Üşenmeden hepsine ayrı ayrı orijinal kaynağından video link’idir, resimdir, her bokunu koyuyoruz, 1 dakika üşenmeden şu dediğimi yapacaksınız o halde.

4 farklı video link’i verecem ve bilgisayarınızın sesini açmanızı rica edecem, bi de hazır ayağa kalkmışken bi bardak su getirin olum lan.

Bu az önce göstermiş olduğum Tina Cart’a ait videoyu 00:06’dan itibaren bir 10 saniye kadar seyredin ve “oh my goood” böğürmesini aklınızda tutun. “Oh my god, oh my god, jesus fucking christ” diye dellenecek karı. Tam o anın link’i: Buyur kaynatasız.

Bu da National Geographic’in Ağustos 2005’te yayınladığı “Inside 9/11” belgeselinde yayınlanmış bir görüntü, yine bizim karının böğürmesini duyacaksınız. Tam o anın link’ini veriyorum ve 10 saniye kadarını seyret lütfen.

Normalde bizim karı “oh my god, jesus fucking christ” şeklinde bağırıyordu. Fakat ne hikmetse National Geographic belgeselinde aynı kadın, aynı anda “oh my god, THEY DID IT ON PURPOSE” diye bağırıyor.

Bak hele şu amına koduğumun dünyasına sen.
 
Bu da TV’de yayınlanan bir amatör kayıt, 7:07 - 7:10’u dikkatle dinleyin ve arka fondan kısık sesle gelen bağrışmalara odaklanın. Kamerayı tutan kadın “oh my WORD” diyor evet fakat ondan hemen önce ARKA FONDA bizim deminki karının “oh my goood” böğürmesine tanık olacaksınız: Buyur kaynatasız.

Ve bu da aynı video’nun TV’de yayınlanmamış hali, 0:32 - 0:35 arasında kamerayı tutan kadın “oh my WORD” demeden önce arkadan bizim meşhur “oh my gooood” çığlığını duymamız gerekiyordu ya, işte burada o çığlık yok, derin bir sessizlik hakim: Buyur kaynatasız.

Evet, sırf şu son 2 videodaki seslerin alakasızlığı bile televizyonun tüm video’ları yayınlamadan önce montajladığının ufak bir ispatıdır. Fakat aynı çığlığın başka video’larda olması da ayrı bir komedi unsurudur. September Clues’ta bu çığlığın farklı video’larda kullanıldığı gösteriliyor, ben Sept. Clues’da gösterilen video’yu ararken yanlışlıkla bu üsttekileri buldum amına koyim ehehe. Yani sırf şu aynı kadına ait ses bile birçok video’ya montajlanmış durumda. Hepsi stüdyo işi.

Evet, şahit olduğunuz ve görmekte olduğunuz gerçekleri kabul edebilirsiniz. Korkmayın, ilk başlarda biraz insanın canı sıkılıyor fakat sonra alışıyorsunuz. Malesef birçok insan, bu pislik tezgahın bir parçasıydı 11 Eylül ve sonrasında. Onlarca video kurgulandı, ses kayıtları önceden hazırdı, hepsi çekilen görüntülerin üzerine eklendi, görüntüler rötuşlandı, uçak animasyonları eklendi ve dünyaya satıldı. Kimisi 11 Eylül gecesi ve hemen sonrasında haber kanallarında, kimisi ise National Geographic örneğindeki gibi yıllar sonra piyasaya sürüldü.

True story.

Peki bir tane bile senin benim gibi normal bir insan evladı bu çarpma anını çekemedi mi? Sonra bunu internet’te paylaşmadı mı?

Bunlar geçiyor di mi aklından?

O gün sadece Manhattan’da değil, bütün New York’ta dijital cihazların çalışmasını önlediler. Fakat yine de, o anı gerçekten çekebilen insanlar vardı. Bakalım bu insanların kaydettikleri görüntüler internet’te nasıl yayınlanmış;

Bob and Bri diye bir video kaydı var internet’te, bu Bob ve Bri’nin izlenme sayısı 20 milyonu aşkın ve 20 dakikalık bir video kaydı vardı Youtube’ta daha birkaç ay öncesine kadar, fakat şu an o uzun halini bulamadım (muhtemelen kaldırmışlardır). Bob ve Bri’nin uçağın çarpma anını nasıl kaydettiklerine bir bakalım şimdi, burada kısa hali mevcut, lütfen ilk 5 saniyesini seyredin. Evet sadece ilk 5 saniyesi…



Bizimkiler yanmakta olan ilk kuleyi çekiyorlar ve tam ikinci kuleye çarpacak olan uçağın gelişini görmemiz gerekirken o 5-10 saniyelik kısım video’dan kesiliyor, sadece patlama sonrası oluşan alevleri görebiliyoruz. Internet’e işte bu şekilde sürülüyor “gerçek” video’lar.

Bob ve Bri, o 20 milyon kez seyredilmiş video’larının başına bir açıklama yazısı koymuştu. Bu kaydı 2006 yılında internet’e koymaya karar verdiklerini ve kendilerine “yardımcı” olan bir kuruluşa teşekkür ettiklerini belirtiyorlardı.

Yaa, bu işler böyle. İzin verirler mi kendi başlarına o video’yu internet’e koymalarına?

Tek kesilen video da bu değil, al bak başka “gerçek” bir amatör kayıt video.




Yetmedi mi? Al ulan al, bunu da al.



Sorarlar adama “uçak” görüntüleri bu video’lardan neden kesilip atılmış diye?

İşte gerçek amatörler tarafından alınan kayıtların başına bunlar geliyor. Piyasaya ancak yıllar sonra sürülüyorlar, o da “uçağın” gözüktüğü kısımlar kesildikten sonra…

Bu video’ların hepsinde, kamera gayet ikinci kuleye çarpan şeyi saniye saniye çekiyor, fakat NIST ve FBI, kuleye çarpan şeyin ne olduğunu bizlere göstermeden piyasaya sürüyor bu video’ları.

Bunun gibi çok video var, fakat ben yine size işin yöntemini öğreteyim ve hamallık etmeyeyim. Bu link’te http://www.911conspiracy.tv/2nd_hit_missed.html 2. uçağın gözükmediği tüm video kayıtları mevcut. Bunlardan bazıları açı sebebiyle zaten uçağı kaydedemiyorlar, onlarda sıkıntı yok fakat bazıları da az evvelkiler gibi kesilip biçiliyor.

Neden aradan geçen 11 yıla rağmen Pentagon’a çarpan hiçbir uçak video’su yok piyasada bir düşünün… Zira FBI ve federaller, civardaki bütün işyeri ve binalardaki kamera kayıtlarını topladılar. Bunun ispatını istiyorsanız durun sağ cebimde olacaktı, lan bana bak am beyinli ekşici, senin o ergenliğinde yeni taktığın küpeyi belli etmek için kulağına zoom yaptırarak çektirdiğin fotoğrafın amına koyarım, terbiyesiz orospu çocuğu seni. Uğur Dündar gibi helikopterle aralarına mı atlayayım amcık ağızlı, daha ne bekliyosun lan benden?
9PM

Rothschild, Illuminati, Satanizm ve Yeni Çağ +18

Merhaba kaynatasızlar.
İnsanlara Illuminati’nin ne olduğunu anlatmaya çalışmak, blok flütte “do” sesi çıkarmak gibidir. Genelde çoğu cıbıliyetsiz serçe parmağı ile o en uçtaki “do” deliğini doğru düzgün kapatamazdı ilkokuldayken, ve do yerine “füüühhhöörk” diye itici bi ses çıkartırdı. Aha Illuminati de öyle işte, karşınızdakine doğru yerden dem vuramayıp, biraz da bilgi eksikliğinden dolayı saçmalarsanız anında itici gelirsiniz, “komplo teorileri bunlar yeeaa” tavırlarıyla karşı karşıya kalırsınız içi boş sığırların. Aslında çok ciddi bir konudur, fakat malesef ironik bir şekilde çok fazla ayağa düşmüştür. Konu hakkındaki tek bilgisi Dan Brown’ın kitaplarından öteye geçemeyen eğitimli sığırların gözünde Illuminati, yeni bir bilim kurgu romanıdır, yeni bir boş hevestir.

Öyle mi?

Senin hayatına yön veren adamlardır Illuminati. Siyonistlerdir, farmasonlardır, medyaya ve güce sahip olan para babalarıdır. Senin tesadüf sandığın olayların çıkış kaynağıdır Illuminati.

Sik kafalının teki burada daha 2 hafta önce Stanley Kubrick konulu yazısında overdose’dan ölen genç kadın sanatçıları anlatmışken, şaka gibi bunun üzerine 27 yaşındaki Amy Winehouse’un “overdose” yüzünden öldüğü haberlerini okuyorsan, üzerinde düşünmen gereken konudur Illuminati.

Daha evvelki hafta 90 kişiyi katleden Norveçli teröristin mason olduğunu ve internet sitelerinde İslam karşıtı yazılar yazdığını öğreniyorsan, bu telkinleri vermiş olması muhtemel güç sahipleridir Illuminati.

He belki de adları Illuminati değildir, ne önemi var? Illuminati, siklüminati, treleyleyoloji olsa ne farkeder? İsmine takılma salak herif, siyonizmdir Illuminati. Toplumların hayatına yön veren para babalarıdır. Luciferianizm’dir Illuminati.

Ah entelektüel özentisi eğitimli sığır ah, sadece Akp’ye oy verenler koyun değil bu ülkede. Sadece cübbe takanlar yobaz değil bu ülkede. Onları aklamaya çalışmıyorum fakat çok yobaz tanıyorum converse ayakkabı giyen, “hacı naber yeeaa” diye konuşan, ismi Abdullah değil Berkcan, Ümmü Gülsüm değil de Selin olan…

Kendini sıradışı zannedip, sıradanın önde bayrak flama taşıyanı olan, kendi özgür iradesine göre değil, toplumun yönlendirmelerine göre yaşayan milyonlarca kasıntı Beyaz Türk var bu ülkede. Ayrıca binlerce dansöz var.

Mesela insanların %90’ının hakkında hiçbir bok bilmediği halde hayranı olduğu kişileri sayayım mı size: Mevlana, Che Guevara, Deniz Gezmiş, Vladimir Lenin, Yunus Emre, ehehe.

Neden? Çünkü toplumun elit kesimi tarafından takdir edilen kişilerdir bunlar, ve onları savunmak için bilgi sahibi olmaya da gerek yoktur. Yaranmak istediğin, kendini ispatlamak istediğin kesim seviyordur onları zaten, öyleyse otomatikman sen de sevmek zorundasındır.

He bu ismini saydığım kişilerin arasında şahsen sevdiklerim de var, fakat bir yorum belirtmeyecem bu kişiler hakkında. Vurgulamak istediğim şey yine gerizekalı insanoğlunun markacılığı. İsme, etikete ve puta tapma meyillisi gerzekler olduğumuz gerçeği.

Selinsu denen, hayatında 2 kitap okuduğu halde kendini entelektüel sanan öküzler, gider Deniz Gezmiş fotoğrafı paylaşır Facebook’ta. Sanarsın uzun koyu yeşil parkası var, geceleri aynasızlardan kaçıp duvarlara kahrolsun faşizm yazıyor, bıyık bırakıp Selda Bağcan dinliyor. La hakkında tek kelime bilmediğin adamın niye hayranı oluyosun e be Nivea lipstick insanı? İsyanım Deniz Gezmiş’e değil, Selinsu’ya.

Şimdi dayı, iyiden iyiye toplum yönlendirmeleriyle yaşar hale getiriliyoruz. Şunu farkedin istiyorum, başka da bi şey değil. Zaten siz bunu farkettiğiniz anda ne Rockefeller kalacak, ne masonluk, ne de onların dayatmaları… Ama malesef biz ne kadar götümüzü yırtarsak yırtalım bu sığır insanların büyük çoğunluğu onların ortaya attığı süperstar’lara tapmaya devam edecek, onların “elit” diye kakaladığı Starbucks’ta kahve yudumlamayı çok matah bir bokmuş sanmaya devam edecek. Bu böyle, zira insan öküzdür. Evrim varsa biz öküzden gelip sığıra gidiyoruz zaten, bu konuda bi anlaşalım. Bize düşen ise “kalan sağlar bizimdir” felsefesiyle 1 kişi de olsa onu kurtarmaya, uyandırmaya çalışmaktır. İnanın bu bile yeterli olacaktır zaten, zira nitelik her zaman nicelikten yeğdir. 100 sığırdansa, kafasını kullanabilen 1 insanı tercih ederim.

Sihirli sözcükleri var bu adamların, söylediğin anda akan sular durur, o kelimelere karşı gelen ise dakikasında orospu çocuğu ilan edilir toplum tarafından. Nedir bu sihirli kelimeler? Demokrasi, bilim, batı, modernizm…

Size hiç kimse kötüyü “kötü” olarak pazarlamaz zaten.

Tabi ki onu size “iyiymiş gibi” sunarlar, bu yukarıda saydığım etiketlerle size kakalarlar. Ambalaja, içeriğinden daha fazla önem verir bu adamlar, çünkü hedef kitle olan sığır insanlık sadece ambalaja önem verir. Yani en basit ifadeyle “halk bunu istiyor”dur.

Arkadaşım sen gavat mısın?

Neden “bilim” diye ortaya atılan her şeyi balıklama kabul etme meylindesin sen? Zahmet olmazsa azıcık bir sorgula lan. Sana “internet şeytan icadıdır lililililili” diye zılgıt çek demiyoruz, onu anlıyorsan zaten senin kayınpederini sikeyim ben. Şunu rica ediyorum senden; sadece sorgula, fazlası değil. Her sikim hıyar diyene elinde tuz ile koşma, zira “sevgi, barış, kardeşlik” adı altında senin ananı bellemeye niyetlenmiş kurnaz bir güruh var bu dünya üzerinde.

Bugün “Tanrı yok” demek bilimsellik, pozitiflik, aydınlık ve elitlik oldu.

"Allah var" demek ise dincilik, cemaatçilik, yobazlık ve hatta misyonerlik oldu.

Lan gavat, dini reddeden elit ve cool oluyor da, o dinin aslında ne olduğuna kendi “aklı” ve “vicdanı” ile ulaşan cemaatçi mi oluyor? Salak mısın lan sen?

Sen her zamanki gibi ambalajın büyüsüne kapılıyorsun. Dini bu sefer sana kötü ambalajlar ile tanıtıyorlar ve sen de dini o sanıp, edindiğin yüzeysel bilgiler ile ondan uzaklaşıyorsun.

Valla kusura bakma da, Feto’nun yobazlığından, AKP’nin politikasından tiksinip “Allah ne yea, uyutuyolar sizi” triplerine giriyorsan, sen zaten bi zahmet siktir ol git ya. Valla felsefem bu bak, Mevlana değilim ben, ne olursan ol gelme mına koyim. Önce azıcık kafayı kullan, olayın arkasını görebilme yeteneğine sahip olmaya çalış, birazcık da olsa sorgula ve ondan sonra gel.

Zira esas uyutulan sensin be evladım, dini sana yobaz ve menfaatçi herifler üzerinden tanıtıyorlar ki ondan uzaklaş diye, “dur lan aslında ne demek istiyomuş burada bi bakayım” diye sorgulama gereği bile görme diye, dinden bahsedeni yobaz, Fetocu, Akp’ci şeklinde yaftala ve geç diye… Sen de bu oltayı hammm diye yutuyorsun, bi de kendini matah bir bokmuş zannediyorsun. Halbuki sana da bu hayatın sırf 5 duyu ile algılanabilen bir yer olduğunu, yani materyalizmi doğru bir hayat görüşü olarak kakalıyorlar. Sen de kendini bilimin izinden giden aydın elit insan zannediyorsun, olay bu. Halbuki sen “yobaz” dediğin kişilerin yaptığından farklı bir şey yapmıyorsun, sen de rasyonellikten çok uzaktasın, zira din lehine konuşan bir insanın “doğru” söyleme ihtimali dahi yok senin gözünde. Sen elit değil fanatiksin, olay bundan ibaret. Sadece ambalajın şaşalı ve “aydın” etiketli. Etiketine sıçayım… Sorgulayıp “tercih” edenleri tenzih ederim tabi ki, kulaktan dolma bilgilerle dine bok atan öküz üniversite gençliğine söyledim bunları. Dini kendine bir statü ve gelir kapısı edinmiş, etik nedir bilmeyen ahlaksız “insan”ların yaptıklarının sorumlusunu “din” zanneden Berkcanlara konuşuyorum. Ulan her sene trafik kazasında ölen yüz binlerce insanın sorumlusu da İlk Çağ’da icat edilen tekerlek mi? Sen kafa 1500 vaziyette bariyerlere girdin diye bunun sorumlusu tekerleğin mucidi Ukanga Bukanga mı oldu şimdi?

Neden insanların ambalaja bu kadar önem vermeleri üzerinde durdum biliyor musunuz, çünkü “satanizm” dendiğinde de gözünüzün önünde canlanan satanist imajı şu: siyah giyinen, heavy metal dinleyen ve kedi kesen sik kafalı gençler…

Asıl satanizm o değil lan, valla bak.

Samanyolu TV’nin Don Kişot edasıyla savaş açtığı metal müzik grupları değil satanizm. Aralarında öyle olanları da var tabi de, birçoğu işin estetiğinde, siktir et takılma onlara.

Şimdi sana satanizmi böyle tanıtıyorlar, sonra biri gelip sana “Rothschild ve Rockefeller aileleri satanisttir” deyince bunu inandırıcı bulmuyorsun haliyle. Sanıyorsun ki David Rockefeller, üzerinde “SYSTEM SUX” yazan kelime esprili siyah genç tişörtü giyiyor, arkadaşlarıyla toplanıp kedi kesiyor, yerlere balgam atıp yaşasın kötülük diye bağırıyor. Lan salak, satanist deyince Lucifer’a tapan deyince bunu anlama, bu değil çünkü satanizm. Bu şey sadece işin vitrini. Gerçek satanizmi harika bir kamufle yöntemidir günümüzdeki bu satanizm imajı.

Yobaz dinciler de hemen düşerler bu oltaya, sanıyorlar ki 2 black metal grubu konser verince Lucifer’ın ruhu sahneye inecek, dünyaya kötülük hakim olacak.

Dünyaya kötülük hakim olacaksa veya olduysa, bunun gerçek sorumluları gerçek Luciferian’lardır, Marliyn Manson değil. Satanist öğretiyi başarıyla yıllardır uygulayan Rothschild ailesi ve elit yandaşlarıdır esas satanistler. Marilyn Manson ise işin en fazla vitrinidir, Avusturya-Macaristan veliahtını öldüren Sırp milliyetçisidir.

Ve sizce bu New Age olayı üzerinde neden bu kadar fazla durma ihtiyacı hissediyorum? Zira insanların %99’unu “gel Şeytan’a tapacaz” deyince kandıramazsınız, siktir lan derler. O halde ne yapacaksın? O şeytani fikirleri, Luciferian öğretileri onların inançlarına, yaşayış tarzlarına çaktırmadan serpiştirivereceksin.

Onlara 99 doğru anlatıp, 1 yalanı araya sıkıştıracaksın.

Maskeler kullanacaksın.

Ahmed Hulusi’yi kullanacaksın (3:12 özellikle). "Allah hepimizin her zerresinde vardır" deyip, "aslında hepimizin içerisinde bir tanrı var, her şey tanrı" felsefesine ısındıracaksın insanları.

İslam’ı kullanacaksın, içine New Age kırıntıları serpiştirecek, tasavvuf adı altında pazarlayacaksın. Enel hakk diye uyduruk İslami isimler takacaksın bu “her şeyin Tanrı olduğu” felsefesine. Bakmayın siz adının “new” age olduğuna, temelleri yüzlerce, hatta binlerce yıl önce atıldı bu öğretinin.

Spiritüalist olacaksın.

Ufo’cu, tek bir millet-tek bir devletçi olacaksın.

Sevgi, dostluk, kardeşlik ayağına gömeceksin Lucifer öğretilerini bu insanlara.

Bunları söyleyen her insan şeytani amaçlar taşıyor demiyorum, amaçları zerre sikimde değil bu kişilerin. Bilinçli veya bilinçsiz, her ne şekilde olursa olsun bunları yapmayacaksın, kabul edeceksin kendinin sikindirik bir kul olduğunu. Senin içinde Tanrı falan yok, bunu kabul edeceksin, eğer inancın varsa teslim olacaksın Allah’a. İstersen SSK’da röntgen çektir, biz de görelim bakalım var mıymış içinde bi Tanrı falan ehehe.

New Age fikirleri çok ama çok tehlikeli canlar. Zira dediğim gibi “ben Şeytan’a tapıyorum” diyen adamdan korkmaya gerek yok, cürümü bellidir, iyi niyetli insanları kandıramaz bunu dedikten sonra. Fakat bu şeytani öğretileri doğru bilgilerin arasına sıkıştıranlar tehlikelidir, zira o başkalarını kendi safına çekebilir, kandırabilir. Artık insanlara “her şeyin ve herkesin Tanrı olduğu” fikri çok normal bir şeymiş gibi kabul ettirilmeye başlandı. İnançlar dejenere edilmeye başlandı…

Sonra gelsin “seküler yeni dünya düzeni”.

Ohh…

Şunu daha önce de demiştim, ve şahsi fikrimdir bu. Ateizm bana pek de zararı olan bir görüş değildir, zira hiç işin içine katmaz benim inandığım değerleri. Fakat New Age gibi uyduruk öğretiler bu inanç sistemini ve Allah inancını dejenere etmeye yeltenirler. Bana ve inancıma bulaşırlar. Sonra da kendilerinin “aydınlanmış” olduklarını ileri sürerler.

Eğer adam “ben Tanrı’yım” diyorsa, ve sen de ona “ne diyosun lan salak” diyorsan, sen cahilsindir ona göre. Onun söylediğindeki ulvi anlamları anlayamıyorsundur, çünkü o aydınlanmıştır, sana hitap etmiyordur.

Siktirsin.

Ben Tanrı’yım demek, ben Tanrı’yım demektir.

Salak salak felsefelere gerek yok.

"Hee ama o öyle demek istemiyo bak…" şeklinde başlayan salak savunmalara gerek yok. Her şey öyle başlar çünkü.

İnanacaksan tam inan, adam gibi inan, şirk koşmadan Allah’a teslim olup, O’nu kabul ederek inan, yoksa siktir ol git. Sen Tanrı falan değilsin gerizekalı, değilsin.

Tasavvuf’taki vahdet-i vücud da işte aynen böyle bir aldatmacadır.

Bakın ben tasavvuf alimlerinin kendilerini eleştirmeyecem. Kendi inançlarını, imanlarını bilemeyiz bu kişilerin, kaldı ki bilsek de bize ne? Fakat tasavvufun BUGÜNKİ halini, BUGÜN kimler tarafından kullanıldığını ve BUGÜN tasavvufun hangi öğretilerle harmanlandığını izah etmeye çalışacam sizlere. Yani “sen nasıl olur da İslam alimi hedehödö’ye dil uzatırsın gavat” diye celallenme arkadaşım, senin hocaefendine bulaşmayacam, bildiğin gibi ol… Bu yazıda ben sana “öğreti”nin ne olduğunu gösterecem, kişilerin değil. Bugün elimizde bulunan, onlara ait olduğu iddia edilen kitaplarda neler var, onu gör istiyorum.


Diyordum ya size demin, “her bilim, demokrasi, barış diyene atlamayın” diye, heh işte, tasavvuf da böyle suistimale açık bir mevzu. Her tasavvuf diyene de atlamayın, zira tasavvuf ile ruhçuluk günümüzde malesef neredeyse birebir örtüşüyor.

New Age ve tasavvuf hakkında söylediklerimi asla havada bırakmayacam. Yazının devamında kaynak ve hatta sayfa numarası belirtip kimlerin bu görüşleri kullandıklarını size çok da güzel izah edecem. Fakat konuya geçmeden önce belirtmem gereken daha önemli bir konu var. New age görüşlerinin, inançlı insanları yozlaşmaya çeken bu fikirlerin, aslında ne kadar tehlikeli olduklarını ve ileride malesef çok daha etkili olma potansiyeline sahip olduklarını görmeniz açısından önemli bunlar. Zira insanlar malesef çok da ciddiye almıyor bu ruhçu elemanların karıştırdıkları haltları, halbuki şirk kadar bir inanç sistemini yozlaştıracak başka bir şey daha yoktur.

Bu başta Rothschild ve Rockefeller dediğimiz elit luciferian ailelerin kendileri de eninde sonunda kaybedecek olan kötü bir Şeytan’a inanmıyorlar, salak değil ya bu adamlar… Felsefesini oturtmuş durumdalar. Onlara göre Lucifer, Tanrı’ya isyan edip Adem’i yoldan çıkarınca dünya ile ödüllendirildi. Yani İblis’in bu isyanı asil bir davranıştı ve dünya ona armağan edilerek ödüllendirildi. Bu salaklar da işte kendi tanrıları tarafından ödüllendirileceklerine inanıyorlar.

Zira onlar için iyi-kötü ayrımı yok. Onlara göre İblis, kötü olma rolünü seçmiş “fedakâr” birisidir (ah canııım). Çünkü onlara göre kötü olmazsa, iyi de varolamaz. Ve İblis, iyinin varolması için mücadele veren bir gönül dostudur. Sapıkça di mi? Ama bunu sana da yutturmaya çalışıyorlar ufaktan, fark etmesen de, içten içe bana “siktir lan” desen de…

Adolf Hitler bile milyonlarca insanı katlederken insanlığın evrimine hizmet ettiğini, ve aslında “iyilik” yaptığını düşünüyordu.

Olum, salak herif, Tanrı bizi sonsuzun sonsuz kombinasyonu şekilde yaratabilirdi. Sonsuz çeşitli formda var olabilirdik. Şimdi insan olduğun ve kısıtlı bir dünyada yaşadığın için sanıyorsun ki biz sınav olmak için Lucifer’a muhtacız. Hatta Allah da bizi sınamak için Lucifer’a muhtaç (haşa).

Siktir oradan.

Öncelikle şunu belirteyim, sonsuz şekilde varolabilirdik dedim, bu da demektir ki sonsuz şekilde sınava tabii tutulabilirdik. Bizim aklımız şu anki iyi-kötü çatışmasına elveriyor sadece, zira algıları kısıtlı mahlukatlarız, ötesini hayal edemiyoruz. İşte Şeytan da bu sonsuz ihtimalden herhangi birinin olabileceği gibi sadece bir vesiledir.

Vesile…

Şeytan bir rol falan üstlenmedi.

Şeytan, Allah’a isyan etti ve Şeytan kötüdür. Nokta.

Bu Şeytan’ın da aslında kötü olmadığı, kötü rolünü üstlenip Allah’a ve insanlara hizmet ettiği düşüncesi çok tehlikeli sikindirik bir ruhçu öğretisidir. Aman diyeyim, düşülmesin bu tuzağa. Ve malesef tasavvufta da vardır bu İblis dahil hiçbir şeyin kötü olmadığı fikri. Bazı şeyler nettir be abicim, tamam sonradan öğrenme diye bir mevzu da söz konusu, misal yılların efsane geyiğinin dediği gibi Almanya’nın bi şehrinde osurmak ayıp bir şey olmayabiliyor, fakat genelde kötü bir şey olarak algılanır toplum içinde osurmak. Hani bu sonradan öğrenmeyle alakalı bir durum. Fakat biri gelip senin kolunu keserse, istersen Jüpiterli ol, ahanda bu kötüdür. Kötü kötüdür dayı, sikindirik felsefeler geliştirmeye gerek yok. Kötü diye bir şeyin var olmadığını savunan, en yakın kıraathaneye girip “yok mu beni siken şekerleeer” diye bağırmakta serbest. Denemesi bedava.

Kaldı ki kötü olmadan iyinin olamayacağını nereden biliyorsun ulan salak herif? Cennette kötü diye bir kavram mı var? Yok. Demek ki kötü olmadan da iyi varolabiliyormuş, sadece biz zihnimizde zuhur edemiyoruz bunu. Allah’ın gücü ve kudreti kötü olmadan iyiyi var etmeye yetemez mi sanıyorsun? Ulan Allah’ın sana bizzat vaadi bu zaten, kötünün olmadığı, sadece iyinin varolduğu bir cennet vaad etmiyor mu sana?

Sen daha hangi akla hizmet hem “inançlı” olup, hem de kötü olmadan iyinin var olamayacağını iddia edebilirsin lan salak? Bu, Allah’ın gücünü küçümsemek, ona şirk koşmak değil midir? Olum 2011 yılındayız, artık puta secde edecek kadar cahil toplumlar pek kalmadı yeryüzünde (gerçi hala Meryem heykellerinin önüne yemek ve çiçek bırakan Romalılar, ineğe tapan Hindular var, o da ayrı bi konu). Fakat İblis boş durur mu? Çağa ayak uydurarak senin şirke batman için elinden geleni yine yapar o, putların şekillerini değiştirir, spiritüalizmi ve İblis’in özünde iyi çocuk olduğu görüşünü kakalar sana. Aynen bugün yaptığı gibi… İblis de kendini update ediyor sonuçta ehehe.

Ve azıcık uyanıksan, bu öğretiye inanan insanların aslında her yerde olduklarını göreceksin.

Sizce bilişim şirketi Apple, neden Apple? Hani şu iPhone’u üreten firma, meşhur Apple…

Şimdi bir sigara yakın, derin nefes alın ve sabırlı olun, peşpeşe deliller ile geliyorum. Birazdan anlatacaklarımın hepsi %100 gerçektir.


Elma, bildiğiniz gibi Hristiyan ve Yahudi inancında yasaklı meyvedir.

Peki Tanrı, Adem ve Lucifer’ı ne zaman Dünya’ya kovmuştur?

Adem yasaklı elmadan bir ısırık alınca…

Apple’ın logosu sizce neden “ısırılmış elma”? Yoksa Lucifer’ın dünyayı kazanmasını sembollediği için mi? Yok canııım, tabi ki bu da bir komplo teorisi…

Peki birazdan aşağıda fotoğrafını göstereceğim bu abi kim? Peki babam böyle pasta yapmayı nerden öğrendi?


Apple firmasının kurucusu Steve Wozniak’tır bu abimiz. Kendisi Polonya kökenli bir masondur. Bu bir sır da değil zaten, şekil A’da gözüktüğü üzere.

Allah Allah, olacak şey değil, masonmuş demek he?



Apple’ın sattığı ilk bilgisayarların fiyatı bilin bakalım neydi?

Sembolik olarak 666,66 dolar.

Al bak güzelim, belgesi ve broşürü de mevcut… Size daha önce dünyayı semboller ile yönettiklerini söylemiş miydim?

Peki Apple, yani elma, neden gökkuşağı renklerinde? Kubrick konulu yazıda bahsetmiştik gökkuşağı konusundan. Şimdi bu gökkuşağı mevzunun nereden geldiğine bir bakalım.

Hatırladınız mı? Bir çocuk/korku romanı ve filmi olan Oz Büyücüsü.


Bunu da hatırladınız di mi? Pink Floyd albüm kapağı.


Olay şundan ibaret, fizikçiler bilir.

Üçgen prizmaya ışık vurursanız eğer, bu ışığın kırılması sonucu gökkuşağı elde edersiniz. Aynı üstteki resimlerde görüldüğü gibi.

Lucifer’ın latince “ışık getiren” demek olduğunu ve illuminati’nin de “aydınlanmışlar” olduğunu bilmeyen kaldı mı hala?

Yani sevgili sığırcığım, Apple sana şunu demek istiyor; biz Lucifer’ın ışığı ile aydınlandık, Adem’in ısırdığı elmaya da bunu yansıttık.

Allright?

Bu Pamuk Prenses ve 7 Cüceler adlı çocuk masalı da 1800’lü yıllarda kabalacı Alman Grimm Kardeşler tarafından kaleme alınmıştır. Orada da prensesin elmayı ısırınca babalara gelmesi yine bu olayla alakalıdır.

Da Vinci’nin kripteksi gibi, kabala da belli bir sayısal düzen, kod ve sembollerle yazıldığından ve öğretilerini büyük bir gizlilikle korumalarının sırrı bu sembollerde saklı olduğudan dolayı semboloji bu dayılar için çok ama çok önemli. Bu cümleyi de zaten 745 defa kurmuşumdur, olsun ehehe.

Matrix’in yönetmen ve yapımcıları olan Watchowski Biraderler, Polonya asıllı yahudilerdir. Tamam burada sıkıntı yok, yahudiyse yahudi, ne yapalım yani? Fakat Matrix’in 2. ve 3. filmlerinde, hayatta kalan son insan şehrinin ismi neden Zion’du hiç düşündün mü bunu?

Zion, Kudüs’ün eski adıdır. İncil’de de Zion’dan son şehir olarak bahsedilir.

Siyonizm = Zionism.

Siyonizmin amacı, dünya nüfusunu inanılmaz ölçüde azalttıktan sonra kendi yandaşlarıyla beraber Zion’da son dünya devletini kurmaktır. Şu meşhur tek dünya devletinden bahsetmiyorum bakın, bu farklı. Dünyada bir avuç insan kaldıktan sonra bu arkadaşlar Zion’da (Kudüs) toplanacaklarına inanıyorlar. Çok sonrayı hedefleyen bir proje yani.

Asırlık emel.

Matrix gibi milyonlarca kişiye ulaşmış bir filmde adamlar siyonizmin propagandasını böyle yapıyorlar işte.

Son insan şehrinin adına Zion diyorlar.

Seninle taşak geçiyorlar, sen de “ehüheü Zion ehüheüehğ” diye hiçbi sikim anlamadan seyrediyorsun o filmi. Yok seyret tabi, bi şey demiyorum biz de seyrettik, hobi olarak yine seyret ama bari ne seyrettiğini anla be sığır. Seninle taşak geçiyorlar lan adamlar, ama sen hiç oralı bile değilsin.

Bak kaynatasız ekstra bir şey söyleyecem fakat bu lafımı unutma: Sadece salak ve cahil insan bir şeyin hemen olmasını ister.

Fakat hayatta hiçbir şey sırf sen istedin diye hemen gerçekleşmez. Bu herifler de bunun farkındalar işte, o yüzden seni alıştıra alıştıra asimile ediyorlar. Seni bir anda kültüründen, yaşayış tarzından ve inancından koparamazlar. O yüzden çaktırmadan aşama aşama yapıyorlar bunu, zamanla, dayatmalarla, 99 doğru 1 yanlışla, ısındırma turlarıyla…

Bir çocuğa integral hesaplarını öğretmek için önce türevi öğretirler lisede. Ondan önce ortaokulda denklemleri öğretmeleri gerekir. Ondan da önce ilkokulda dört işlemi öğretirler ki ileride integrale geçebilsin bu çocuk. Her şey aşama aşama… Bir anda ol dersin ve olur diye bir şey yok, yok öyle bir dünya.

O yüzden dayatmalarına karşı ayık olacaksın. “Senin içinde Tanrı var” diyen adamın ağzına mavi banyo terliğiyle vuracaksın. Senden Tanrı falan olmaz güzelim. Uçlu kalemin ucuyla tırnak pisliğini temizleyen, çorabını çıkardığında ilk iş terli ayak parmaklarının arasındaki çorap tüylerini ayıklayan, ilkokuldaki blok flütünün ucundan leş gibi tükürük kokulu su damlayan dangalak sen değil miydin olum? Ulan böyle Tanrı mı olur? Siktir lan.

New Age konusuna yazının ilerleyen kısımlarında geçecem, şimdi bir gezintiye çıkacaz beraber, gel bakalım.

Bu fotoğrafı birkaç ay önce Estonya’da çekti bir arkadaşım. Burası bir kilise. İsa mı yoksa bir aziz mi olduğunu çözemediğimiz bu emminin verdiği poz size birisini hatırlattı mı?Aziz - Baphomet - George Washington

Burası bir kilise lan, kilise.

Arsız sarmaşığın dalları gibi nerelere kadar sızdıklarını görebiliyor musun?

Bunlarda bir şey yok hadi, birazdan göstereceğim ve “haassssktir” tepkisi vereceğiniz onlarca görüntüye ulaşabilmeniz için ülke ülke, cadde cadde dolaşmanıza da gerek yok. O kadar arsızlar ki, ve yaptıklarına o kadar kolay ulaşabilirsiniz ki, bunun için elinizin altındaki internet’ten biraz olsun faydalanmanız kâfi olacak. Zira zaten resmi kaynaklarda kendileri yayınlıyorlar bunları. Şu amına kodumun internetini Behzat Ç’nin son bölümünü indirmek dışında başka bir işte kullanırsanız siz de ulaşabileceksiniz birazdan göstereceklerime.

Gel şimdi ABD hükümetine bağlı RESMİ internet sitesine girecez:http://www.nro.gov/about/launches/index.html

NRO = National Reconnaissance Office (Ulusal Keşif Ofisi)

Virginia’da bulunan bu istihbarat ofisinin görevi casus uydular tasarlamak ve faaliyete koymaktır. Şimdi bu RESMİ siteden alınmış görüntülere bir bakalım, son yıllarda fırlattıkları uydulara… NRO’nun 50. yılı olduğu için ritüelistik bir şekilde ne anlamlar yüklemişler bu uydulara gelin görün bakalım, nasıl kutlamışlar 50. yıllarını…

NRO 50. yılında, tam “6” uydu fırlattı uzaya. Bunlardan birkaçı;

Kasım 2010’da fırlatılan NROL-32 adlı casus uydu. Her şey yolunda gözüküyor he?Uydunun logosu size de biraz tuhaf gelmedi mi? Biraz yakından baksak mı?Nrol-32 uydusunun RESMİ logosu.


Uzaya fırlattıkları casus uyduya, Horus’un her şeyi gören gözünü koymaktan çekinmiyorlar.

Seni izledikleri o göz, Illuminati’nin, Lucifer’ın gözü…

Senden çekineceklerini mi sandın yoksa, ey hayatındaki tüm bilgileri okuldan ve altyazılı Cnbc-e dizilerinden öğrendikleriyle kısıtlı olan tecrübesiz sığır ekşici?

Komplo teorisi he? Öyle mi?

Teorini sikerim senin yavşak, bak şimdi gerçek KOMPLOYU gör, teoriyi değil…

Yine istihbarat örgütü NRO’nun kendi sitesinden paylaştığı resmi fotoğraflar bunlar;

6 Şubat 2011’de fırlatılan NROL-66 Uydusu.


Eee 6 Şubat’ta fırlatılan, 66 numaralı uyduda Tanrılarını anmayı es geçemezlerdi di mi?


Kaç delil daha lazım?

Bu muazzam güce sahip insanların, bu gücü kullananların, pagan kökenli Luciferian inanca sahip bir grup ruh hastası olduğunu anlaman için o gerizekâlı beynine kaç balyoz darbesi daha yemen lazım?

Tam belli olmuyor sanırım uydunun üzerindeki logo, gel gel göstereyim ne olduğunu.


Ocak 2011’de fırlatılan NROL-49 uydusu, ve bu da amblemi.


Logoda bulunan latince yazı “Melior DIABOLUS Quem Scies”.

Diabolus’un Şeytan olduğunu, diablo/diabolic’ten gelmiş olduğunu anlamak için Latince bilmeye gerek yok, orta kapasite bir İngilizce ve orta kapasite bir beyin ile de anlarsın bunu. Ama yine de baktım ben ne anlama geliyomuş bu laf diye.

Meali: Better the Devil you know.

Bu bir deyim olan “better the devil you know than the devil you don’t” (bildiğin şeytan bilmediğin şeytandan yeğdir) sözünün kısa hali. Eğer başka bir kelime oyunu yoksa içinde, amblemde yazan kısaltılmış halinin “bildiğin şeytan iyidir” gibi bir manası var.

Ve bu söz, bir Amerikan istihbarat ve araştırma ofisinin uzaya göndermiş olduğu casus uydunun üzerinde yazılı. Milyar dolarlık proje bunlar.

Lan dedim, bu Amerikalı vatandaşlar hiç mi tepki göstermemişler bu olaya, bir kişi de mi çıkıp “aga bu nedir?” diye sormamış? Baktım, tam hatırlamıyorum Yahoo ya da Wikianswers’ta bu sözün anlamını sormuş birisi, altına da “aa uydunun üstünde mi yazıyo bu söz? çok ilginçmiş gerçekten :))))” yazıp durmuşlar.

"çok ilginçmiş :)"

İlginç mi?

Vay amına koyayım arkadaş, bu insanlık ne zaman önündekini dahi göremeyecek kadar körleştirildi, hangi ara bu kadar mal oldu bu insanlar? Ders kitabında ya da televizyonda görmedikçe hiçbir şeyi gerçek kabul edecek cesaretiniz kalmadı mı sizin? Kendi aklınıza ve vicdanınıza hiç mi güveniniz kalmadı artık? Hangi ara bu hale geldiniz ulan?

Amerikalıya diyorum, ekşici sığır sen anla.

Yıllar önce Google Earth ilk çıktığında ne kadar da şaşırmıştık. Ve şimdi düşünün, bizimle paylaştıkları bu kadarıysa, kendi sahip oldukları ne kadardır bir hayal etmeye çalışın. Türksat-2b uydusu değil o üzerine Lucifer koyup uzaya gönderdikleri şeyler, süs olsun diye üretmiyorlar o casus uyduları.

Ve tabi ki bununla da sınırlı değil, Amerikan hükümetinin tam 16 istihbarat örgütü var, NRO gibi.


Bu istihbarat örgütleri ve daha fazlası onların elinde. Ve bunu ben söylemiyorum, 50 yıl önce Kennedy söyledi bunu, hemen ardından da suikaste uğradı.

Tesadüf işte, olur böyle şeyler.

Mesela ülkü ocağına girip sarı-yeşil-kırmızı bayrak açın, Pkk yanlısı sloganlar atıp derinden bi zılgıt çekin, ananızı oracıkta tesadüfen sikerler. Hep tesadüf bu olaylar.

Ya da Erivan’da System of a Down konserine gidip Kazım Karabekir posteri açın, muhtemelen sizi de orada tesadüfen kazığa oturturlar.

Hayat tesadüflerden ibaret lan, sebep-sonuç ilişkisi diye bir şey yok dünyada, saçmalamayın.

Neyse konuyu fazla dağıtmadan Kennedy’nin son konuşmasından birkaç parça alıntı yapacam. O meşhur konuşmanın en önemli kısmının ses kaydı da burada, yalnız İngilizce gerektirir:http://www.youtube.com/watch?v=6fOkx-k8a5c

"The very word "secrecy" is repugnant in a free and open society; and we are as a people inherently and historically opposed to secret societies, to secret oaths and to secret proceedings."

Meali: "Bağımsız ve şeffaf bir toplumda gizlilik kelimesinin bizzat kendisi iğrençtir. Biz ki, ezelden beri gizli örgütlere, gizli yeminlere, gizli davalara karşı bir toplum olduk."

Ve son olarak: "It is a system which has conscripted vast human and material resources into the building of a tightly knit, highly efficient machine that combines military, diplomatic, intelligence, economic, scientific and political operations"

Meali: Bu sistem, muazzam bir insan ve materyal kaynağını, askeri, diplomatik, istihbarat, ekonomik, bilimsel ve politik faaliyetleri bünyesinde birleştiren, sıkıca kaynaşmış ve randımanı yüksek makine gibi çalışan bir sistemdir.

Ve Kennedy, hayatta kaldığı sürece heryere sızmış olan bu gizli örgütlerin karşısında olacağını söylüyor konuşmasında.

Askeri, diplomatik, istihbarat, ekonomik, bilimsel ve politik… Her alana sızmış bir örgüt…

Askeri (NATO)Diplomatik - Birleşmiş Milletlerİstihbarat (CIA)Ekonomik (Federal Rezerv: ABD dolarını basma yetkisine sahip ÖZEL bir kuruluştur. Yani ABD merkez bankası devlete değil, KİŞİLERE aittir. ABD dolarını basanlar yahudi bankerlerdir.)Bilimsel (NASA ve az önce gördüğümüz NRO’yu da ekleyebilirsiniz)Politik (CFR, Bilderberg, ve Kennedy’nin zamanından sonra Rockefeller tarafından kurulan Trilateral Komisyonu da ekleyin)


Kennedy, ABD halkının sevdiği son başkanıydı. Bir duruş sahibi olduğu için mi seviliyordu sizce, yoksa seçimlerden önce Arizona halkına kömür dağıttığı için mi?

Bunları “bakın la çok güçlüler, boku yedik laa” diye umutsuzluğa kapılmanız için anlatmıyorum, sadece düşmanı ciddiye alın ve belli başlı şeylerin tesadüf eseri olmadığını “idrak” edin diye izah ediyorum. Atatürk bu yola çıktığında milyon dolarları, füzeleri falan mı vardı sanıyorsunuz? Dehasıyla halkı organize etti, “birlik” haline getirdi, Kuvay-ı Milliye ekiplerini bir araya getirdi, cemiyetleri birleştirdi ve sonuç ortada…

Birlik. Olay burada bitiyor. Siyonist yahudiler ve evanjelistler şu an ortak amaçta oldukları için al gülüm ver gülüm takılıyorlar, fakat gül-haç kardeşliği de bozulacak. Onlar da tam anlamıyla bir birlik değiller, zira özellikle şu günlerde bu elit aileler arasında müthiş bir rekabet var. Arap devrimleri sonucu oluşan pazarlara sahip olabilmek için birbirlerini yiyorlar şu anda, işte bizim birbirimizi yemememiz lazım. Farkı onunla kapatmamız lazım, “birlik” olarak…

New Age konusuna geçmeden önce birkaç kare daha göstermem lazım. Şimdi kameralarımızı İstanbul gecelerinden, Kanada’ya doğru çeviriyoruz.

Kanada - Toronto burası. Kraliyet arması ve “mason tapınağı” yazısı bulunan bu bina bir mason locası felan değil. Kadrajı azıcık yukarı kaldıralım mı?


Yaa… Anladın mı neymiş MTV? Ünlü yapmak istediklerini üne kavuşturdukları, 1 numaralı zihin kontrolü araçları MTV’nin açılımı şuymuş yani güzelim: Masonic Temple Vision. Aldı mı bunu o kıt kafan?


Al al tam haline bak, montaj falan dersin sen şimdi yoksa, sığırsın ya inanmazsın… Büyüt de bak hatta, için rahat etsin.


MTV İtalya’nın 2008 yılbaşı için verdiği satanist mesajı izlemiş miydiniz? Bak bu bir noel temennisi, MTV tarafından insanlara verilen…

H.g. Baphomet abi.Arkada “Jingle Bells” çalıyo, sanki o kadar normal ki her şey.


Sostan ziyade kızın üzerindeki kandır, temsili küçük kız kurban etme ritüeli bu. Belki de JonBenet Ramsey’in başına geldiği gibi.



"Mtv mutlu noeller diler"


Ah canım, mutlu noeller…

Tüm bunlar neden oluyor biliyor musun? Neden yapıyorlar bunları, ne için yapıyorlar? Dünyayı kimler yönetiyor görmek istiyor musun?

1972’de Rothschild’lerin verdiği seremoniden birkaç kare gösterecem.

Bu görüntüleri götümden uydurmadım, ya da aralarına sızarak ben çekmedim, gerçekler gözünüzün önünde, eğer azıcık da olsa içinizde onu görebilme isteği varsa…Bu kişiler Salvador Dali esintili pagan maskesiyle boy gösteren abimiz Baron Alexis ve Helene de Rothschild. Buraya kadar “ee ne var ki” dedin belki de, gel alttaki fotoğrafa bak ne varmış ne yokmuş.Milyar dolarları aşan, hesaplanamayacak miktarda servete sahip insanlar bunlar. Ve Luciferian’lar, inançları gereği ritüellerini gerçekleştiriyorlar.


Üzgünüm ama dünyayı hasta ruhlu insanlar yönetiyor.

Sen ne kadar görmezden gelmek istesen de sevgili sığır, senin haberlerde tesadüf eseri “geliştiğini” sandığın olayların tetikleyicileri bu insanlar.

Dünyayı döndüren onlar değil, fakat sistemin çarklarını döndürenler onlar.

Pagan inancına sahip bir avuç hasta ruhlu luciferian…

Yoksa sen tüm bu savaşlara, krizlere, yapılan gizli antlaşmalara yol açanın sadece ülkelerin meclislerinde aldıkları kararlar olduğunu mu sanıyorsun?

Ya da dünyayı başı boş bıraktıklarını mı zannediyorsun?

Altın fiyatlarının bu ivmede artması da tesadüftür sana göre…

Neredeyse tüm bunları hazırlayanlar devletler üstü güçlerdir, siyonizmdir… Illuminati’dir.

Sana haberlerde yansıyan sadece işin magazin ve vitrin kısmı. Rothschild ismine sahip hiç kimse Forbes’in her sene açıkladığı en zengin 100 kişi listesinde bulunmaz. Çünkü onlar zaten klasman dışıdır bu konuda…

Ve öğretileri heryere sızmış durumda, şimdi sizi belki de çok daha fazla ilgilendiren yerlere değinecem. Zira “bilinçli” veya “bilinçsiz” farketmez, eğer onların şeytani öğretilerinden etkilenirseniz, bu kadar anlatacağım şey boşa gitmiş demektir. Neye karşı önlem almanız, neye karşı tavır almanız gerektiğini bilin diye anlatacam bunları. Yoksa kimse size elinizde bazukayla Rothschild malikânesini basın demiyor, size düşen EN ÖNEMLİ şey, doğruların arasında size kakalamaya çalıştıkları şeytani fikirlerden etkilenmemektir. “İyi” ve “kötü” anlayaşınızı dejenere etmelerine, ahlakınızı ve inancınızı yozlaştırmalarına izin vermemektir size düşen İLK iş.

Yoksa yakında “tek dünya devleti iyi aslında ya” diye düşünüp onlara razı gelen, normal olmayan şeyleri normal karşılayan, sığır bir jenerasyon yetişecek, bunu önlemektir sizin yükümlülüğünüz. Bu Luciferian tohumlar serpili fikirleri görünce “siktir lan ben biliyorum senin ne mal olduğunu” demeniz lazım ki siz de Lucifer’ın oyuncağı olmayın, onların çabalarını boşa çıkartın.

"Şimdi new age kitabı okudum diye satanist mi olacam", eğer hala kafanız buysa, düşünceniz buysa, lütfen kapatır mısınız bu amına kodumun blog’unu? Lütfen, güzellikten anlamıyorsan siktir git amına kodumun çocuğu seni.

Hayattaki her şeyi ya bembeyaz ya da simsiyah sanan gerizekalı, onların öğretilerinden etkilendiğin anda Şeytan’a tapmış olmasan da rengin griye çalmaya başlar. Anlatabildim mi?

"Normal olmayan şeyleri normal karşılamaya başlamak". Bu çok ama çok tehlikeli bir olay.

"Duyarsızlaştırma", yapmaya çalıştıkları şey bu. İlk hastasını kaybeden doktor ile 20. hastasını kaybeden doktorun davranışları arasında çok fark vardır. İlk hastasını kaybeden doktor o gün kolay kolay yemek yiyemez, uyuyamaz ama 20. hastasını kaybeden doktor akşam arkadaşlarıyla içmeye gidebilir. He bu kötü bir şey değil tabi, o meslek için gerekli bu yoksa kafayı yer adamlar, örnek olsun diye anlattım bunu.

Sigaraya yeni başladığınızda babanızın yanında sigara içemezsiniz belki de, ama bir süre sonra karşılıklı fosur fosur tüttürürsünüz, çünkü babanız bu durumu “normal karşılamaya başlamıştır”.

Çıkan savaşlara, ölen insanlara, verilen şehitlere de gittikçe duyarsızlaşıyorsanız, orada sorun var demektir. Zira bunlar normal karşılanacak şeyler değildir, o ölen sen ya da hayatta en sevdiğin kişi de olabilirdi, öyle düşün.

Bunun bir sonraki seviyesi nedir biliyor musunuz? Şudur:

"İyi de değişen yeni dünya düzeninin oluşumu için gerekli ve normal şeyler bunlar".

Bu kafada daha şimdiden çok insan var, hem de çok. Ve kendilerini de çok aydın, olaylara çok rasyonel bakabilen, ileri tekamül seviyesindeki insanlar olarak görür bu arsız pezevenkler.

Gel götüne el bombası sokup patlatayım da gör o zaman “normal ve gerekli”yi amına koduğumun çocuğu seni, ölenler nasılsa başkaları, atıp tutmak kolay di mi?

Ayık olun canlar, ayık olun ciğerler. Bu duyarsızlaştırmayı ve dejenerasyonu medya ile, MTV ile, doğru ve yanlışların harmanlanmasından oluşan ruhçu öğretilerle yapıyorlar.

Bu New Age denen olayda muazzam bir şekilde “her şey Tanrı ve dolayısıyla her şey iyi, Şeytan da iyi” görüşü hakim. Yani kötü diye bir şey yok, Lucifer aslında çok fedakâr birisi, hatta o kadar iyi ki kötü rolünü üstlenmeyi bile kabul etmiş (!). E satanizm dediğimiz olay, siyah giyinip Slayer konserinde röaahhröööghh diye bağırmak değil zaten, kötülüğe de iyilik anlamı yüklemeye çalışmak, anormal şeyleri “aslında o da normal” diye kakalamaya çalışmaktır Luciferian öğreti. New Age de tamamen bunun üzerine kurulu, “iyi” ambalajlanmış sakat ve çürük bir felsefe. Doğan görünümlü şahin bir nevi.

Şimdi gelelim son zamanlarda Türkiye’de bu ruhçu öğretinin ekmeğini en fazla yiyenlerden birine…  İnsanlar “İslam’ı sizden öğrendik çok teşekkür ederiz Burak beğeeey :)))” şeklinde yavşıyorlar bu arkadaşa, zira çok takipçisi var. Ekşiciler de çok sever kendisini tabi ki, eksik kalırlar mı?


"Tanrı’nın doğum günü" adında popüler bi kitabı var Burak Özdemir’in.

Kitabın sloganı “Tanrı bana gelsin, onu yeniden bir numara yapayım”. Konsept ise şu; arkadaşımız msn’de Tanrı ile konuşuyor…

Şimdi “abuuu bakın şuna” demeyecem tabi, bir kitap sonuçta ve Tanrı ile msn’de konuşmak enteresan bi fikirmiş, eyvallah. Kitabın amacı ise kendi iddiasına göre “çarpıtılan Tanrı ve İslam anlayışını düzeltmek”miş.

Peki bu arkadaş Tanrı anlayışını düzeltiyor mu, yoksa uyduruk new age görüşlerinin etkisinde kalarak daha da mı çarpıtıyor beni bu ilgilendiriyor. Zira 2 saattir yukarıda “yapmayın, etmeyin” dediğim şeyler harfiyen yapılmış durumda bu kitapta ve bu kitabı okuyan 10 insandan 9’u da “ayyy ne kadar güzel anlatmış hayalimdeki Tanrı’yı :))))” modunda.

Şimdi parça parça alıntı yapacam bu arkadaştan, lütfen üşenmeden okuyun. Msn’de Tanrı’nın nick’i “Dona” ve Tanrı ile Burak Özdemir’in msn konuşmasından bir parça bu da;

Tanrı’nın Doğum Günü Sayfa 69-70
Dona: Şeytana gelince… Elbette şımartmadım onu. O şımarmayacak kadar olgun bir ruhtu. 
Ben: Tanrı şeytandan övgü ile bahsediyor! Hayretten ölmek üzereyim. Şeytan olgun bir ruh muydu? Şeytan senin ve dolayısıyla insanların düşmanı değil miydi? Şeytanın günahını mı alıyoruz milyonlarca yıldır? 
Dona: İblis bir sembol olmayı sevgiyle kabul etti. Hepsi bu. 
Ben: Kötü adam rolünü mü teklif ettin ona? 
Dona: Alemde hep beraberdik. Tüm ruhlar, sen ve ben. Ben ruhumdan bir parçanın tekamül etmesine karar verdim. Bu serüvende kimlerin yer almak istediğini sordum. 
Ben: Şeytanın rolü neydi tam olarak? 
Dona: Tekamül serüveninde iyinin karşıtının yani kötünün de olması gerekiyordu. Şeytanın ve ekip arkadaşlarının görevi ise insanlık tarihi boyunca kötüyü temsil etmekti…”

Şimdi… Falcı dükkanı falan mı açsam n’apsam bilemedim, ne anlattıysam bir bir çıkıyor ağzına sıçtımın yerinde. Neresinden başlayayım bilemedim, o yüzden sıra sıra gidelim.

Varan 1: Şeytan’ın kendisi kötü değilmiş, özünde iyi çocukmuş. Şeytan sadece kötü olma rolünü “sevgi” ile kabul etmiş Burak Özdemir’e göre.

Şimdi bazı komik haberler olur ya, şu Uğur Dündar’ın pastane baskınları gibi falan. Hani bunların üzerine yapılan espriler orijinali kadar komik olmaz, çünkü haberin aslı şakasından daha komiktir gerçekten. Şimdi ben Şeytan’ın kötü olma rolünü “sevgi” ile kabul ettiğini ileri süren bi kitabın neresini eleştireyim olum? Ne söylesem bunun kadar açıklayıcı olmayacak zaten.

Varan 2: Bu Şeytan nasıl “şımarmayacak kadar olgun bir ruh” oluyor da, aynı zamanda KİBİR yüzünden Allah’ın emrine karşı gelerek Adem’e secde etmeyi reddediyor. Anlayan varsa beri gelsin.

Varan 3: Şeytan’ın görevi sadece “temsilen” kötü olmakmış. Yani Şeytan’ın Allah’a karşı bir isyanı yok. Şeytan’a “kötü rolünü oynar mısın” diye teklif ediyor Allah, olgun bir mizaca sahip olan Şeytan da bunu sevgi ile kabul ediyor. Hani Allah’ın Şeytan’ı kovması gibi bir durum söz konusu değil Burak Özdemir arkadaşımıza göre.

Şeytan’ı bilirsiniz, çok olgundur. Yalan söylemeyi hiç sevmez. Borcunu zamanında öder, ağzına sigara bile sürmez, kızım olsa veririm ha o derece.

Varan 4: Burak Özdemir’e göre Allah kendi ruhundan bir parçayı tekamül ettirmiş ve Şeytan oluşmuş. Yani Şeytan, mutlak doğru ve mutlak adil olan Allah’ın ruhundan kopan bir parçaymış…

He koçuma, he tosunuma, he Burak’ıma benim he.

Arkadaşım, sevgili Burak Özdemir, sen gergedanları bilir misin? Penis boyları 40 ila 60 cm arası değişirmiş bu hayvanların, genel kültür olsun diye söyleyeyim dedim, lazım olur.

Olum bakın, bu New Age denen dalga bir ısındırma turu işte. Bu fikirleri kabul eden birisinin, hangi şeytani fikir ve yanlışları da doğru kabul edebileceğini, nelere açık hale gelebileceğini düşünebiliyor musunuz? “Normal olmayan şeyleri normalmiş gibi karşılamaya başlamak”, bunun tohumlarıdır bu fikirler.

Bakalım şimdi Allah, Şeytan’a nasıl teklif etmiş (!) kötü olma rolünü:

"Allah, “Öyleyse çık oradan, çünkü sen kovuldun. Şüphesiz hesap gününe kadar lânet senin üzerinedir” dedi." - Hicr 34,35

"Allah buyurdu: “Çık oradan, yenik düşmüş ve kovulmuş olarak. Onlardan sana uyan olursa yemin olsun ki, cehennemi tamamen sizden dolduracağım.”" - Araf 18

Bu nasıl teklif olum?

Aklınızı mı kaçırdınız siz arkadaşım?

Dini nasıl uyduruyorsunuz kendinize göre siz böyle? İsteyen istediğine inanmakta serbest ama benim inancımı dejenere etmeye çalışan herifin suratına sevgi dolu tükürürüm ben.

Yasin suresi 60. ayette ne deniyor bir bakın: “Ey âdemoğulları! Ben size, “Şeytana kulluk etmeyin, o sizin için açık bir düşmandır!” demedim mi?…”.

"…o sizin açık bir düşmandır!" denmiş, sen daha kim oluyosun, ne oluyosun da yok çok olgunmuş, kötü olmayı sevgi ile kabul etmişmiş diye element uyduruyorsun bir taraflarından arkadaşım?

Olum bu “Tanrı’nın doğum günü” denen kitap 40 baskıya yakın satmıştı, belki de geçmiştir.

Ve sığır mekanı Ekşi Sözlük’te bu adamı eleştirmeye kalkarsanız zamanın ötesine gönderiliyorsunuz. Çok seveni var arkadaşın, maşallah.

Ayık olun, yapmayın, adamı hasta etmeyin.

He yani İblis ve onun kulu olan şeytanlar (cinler veya insanlar) aslında kötü olmayı tercih ederek fedakârlık yapan gerçek iyiler öyle mi? Olum bu felsefe “kötü” diye bir kavram bırakmaz ortada, Filistinli kadına tecavüz eden Amerikalı’yı da, Tibetli rahibin cinsel organını kesen Çinli’yi de aklar bu düşünce.

Rockefeller ve Rothschild dediğimiz şeytani şahıslar da bu felsefeye sahipler, daha uçuk olanına fakat aynı prensibe bağlı olanına… Hiçbir fark yok mantık olarak arada.

New Age bu yüzden tehlikeli işte. STV’nin savaş açtığı Satanist Evlat Arif’in kedi kesme psikopatlığı değil Luciferianism, esas Luciferianism işte bu. Ta kendisi.

Dur daha, bitmiyor bu arkadaşın marifetleri, Hasan Mezarcı var karşımızda Hasan Mezarcı…

Zira bilen bilir, bu arkadaş mehdi olduğunu ileri sürüyordu en son, ehehe ciddiyim. Herneyse şimdi kendisinin şahsi blog sitesinden bir yazısını paylaşacam, en azından işaretlediğim kısımlarını bir okur musunuz;


Cinleri görüyormuş, Tanrı’nın Doğum Günü’nü bizden önce onlara anlatmış. Cinler gelip Burak Özdemir’i dinlemişler, hepsi de çok şeker tiplermiş, muhabbetleri iyiymiş.

Böyle diyor Burak Özdemir.

Hmmm…

Sevgili Burak Özdemir, sen balinaları bilir misin? Yetişkin balinaların penis boyları 1 buçuk ila 2 buçuk metre arasında değişiyormuş, geçen Discovery Channel’da seyrettim, faydalı bilgiler bunlar.

Yalnız balinayı da tükettik, ondan ötesi yok bak. Bi dahakine ne diyecem bilemiyorum, üretim kısırlığına soktun beni Burak Özdemir.

Olum, ehehehe. Kuran’da cin suresinde, Hz Muhammed’in dahi kendini dinlemeye gelen cinleri görmediği, bunun kendisine vahiy olarak bildirildiği anlatılıyor. Fakat Burak arkadaşımızda nasıl bir cevher varsa cinleri görüp onlarla sohbet ediyormuş, şeker tiplermiş, yakışıklı değil ama sempatiklermiş. Ehehe mehehe.

Ey sığır ekşici, ey kandırılmış ruhçu, gel bak kimin kitaplarını okuyorsun. Gel bi gör o hayranı olduğun, savunduğun, ve sana İslam’ı öğrettiğini ileri sürdüğün herif ne ayakmış, gel bi bak.

Ruhçu bir dergi olan “Sevgi Dünyası”nın Burak Özdemir’le yaptığı röportajdan bir kesit:


Neymiş neymiş?

Burak Özdemir bu kitabı yazarken “Tanrı’nın eli” hep onun elinin üzerindeymiş, bu kitabın yazarı aslında kendisi değilmiş, bir başka güç yazdırmış bu kitabı ona… “Başkalarından” ilham almış bu kitabı yazarken…

Sevgili Burak Özdemir, sen dinozorları bilir misin?

Onlar da güzel hayvanlardır.

Seversin.

Olum bu adamın Hasan Mezarcı ile arasındaki tek fark “ambalaj”ı.

Bu adamı neden ciddiye alıyorlar? Çünkü kendisi rock dinleyen genç ve modern müslüman profilinde, hani milletimizin o ihtiyacını gideren bir arkadaş kendisi. Hee bak bu çocuk genç, Pink Floyd da dinliyomuş, hem de müslüman laaa. Biliyodur bu herif işin doğrusunu, “modern”dir bu…

Hıhı.

Kim nerede ki dini değiştirir, Kuran ayetlerini kendine göre yorumlar, dinin özüne “gelenekçi” yaftası vurup ona yeni anlamlar katmaya çalışır, o kişi “modern” olur.

Kim kaynak olarak Kuran’ı önerir, o da cemaatçi yobaz olur.

Bu işler böyle. Ambalaj şaşalı olduktan sonra kim sikler içeriği?

Burak Özdemir hakkında bir sığır entry’si göstereyim mi size ekşi’den? Sadece ilk 2 cümlesi bak:


Yaa…

Eğer ruhçu saçmalıklarla dini dejenere ederseniz, “sevgi, dostluk, iyilik” adı altında laflarınızı yeterince süslerseniz, böyle sığırlar takılır peşinize.

Kendinizi mehdi ilan etseniz bile “iyi niyetli” olduğunuz sanılır.

Ulan “DİN”i kendisine bir statü ve çıkar kapısı edinmiş birisi ne kadar iyi niyetli olabilir? “Ben mehdiyim” diyen birisi ne kadar iyi niyetli olabilir lan? Siz dangalak mısınız arkadaşım? Cevap vermeyin, retorik bi soruydu o, biliyorum yoksa dangalak olduğunuzu.

Malesef böyle.

Ben aha burada kıçımı yırtıyorum, din hakkında konuşmam gerekirse Kuran’a uygun olmayan tek bir söz etmiyorum, zira belki de tek korkumdur Allah’ı ve dini asılsız argümanlara dayanarak yorumlamak, ama buna rağmen ne şakirtliğim kalıyor, ne artniyetliliğim. Yediğim lafın haddi hesabı yok. Neden? Çünkü yıl olmuş 2011, hala Kuran diyorum, olacak şey değil…

Ama beyimiz “sevgi, dostluk, kardeşlik, ehelehey” adı altında Lucifer’ın Tanrının ruhundan oluştuğunu söylesin, Kuran’da yazanın aksine Lucifer’ın kötü olmadığını ve hatta olgun bir ruh olduğunu söylesin, daha da ileri gidip mehdi olduğunu söylesin, o kitapları kendisine yazdıranın başka güçler olduğunu söylesin, sonra da “iyi niyetli abisi yaa, canım benim canım :)))” ilan edilsin.

Bu işler böyle malesef.

Salak salak “enerji, meditasyon, aura” muhabbeti yapan insanlar bu ülkede ayda onbinlerce dolar kazanır.

Çünkü böyle ekşici sığırlar, zorlama aydınlar, kasıntı Beyaz Türkler çok var bu ülkede. Aşağılık kompleksi dolu, “modern” olacam diye götüne Vileda sopası bile sokmaya hazır denyolar var bu ülkede.

Lanetler olsun size yobaz sürüsü. Asıl bu milletin ağzına sıçan gerçek yobazlar sizlersiniz, Avrupai yobazlarsınız. Dinci yobazlara diyecek kelime yok zaten, fakat onlar ayrı sığır, siz ayrı sığır… Başkalarına koyun derken, kendisinin o koyunlardan 3 kat daha besili bir koyun olduğunun farkında olmayan ahmak sürülerisiniz siz.

Çekeceğiniz var lan benden, Allah ömür verirse inşallah.

Şimdi çok fantastik bir video seyrettirecem size. Bu Burak Özdemir adlı şahıs kendisine başka bir şeylerin “ilham” verdiğini söylüyordu ya, aynı şeyi Lady Gaga da söyleyecek, tabi anlayana. Sadece 10 saniyelik kısmını seyretmenizi istiyorum.

Video’nun 30. ve 40. saniyeleri arasını izleyin.

Paris Hilton: What is your inspiration for your music? (Müziğinde nelerden ilham alıyorsun?)
Lady Gaga: I’m very very inspired by “my friends”. (Dostlarımdan çok ilham alıyorum)

Dostlarından ilham alıyormuş Lady Gaga. Peki “dostlarım” derken ne yaptığını gördünüz mü?

Burada kekeliyor ve kafasını kaşıyormuş gibi yapıyor. Fakat bir saniye sonra ne yapacağına bakın.


"My friends" (dostlarım) derken bariz bir şekilde tek gözünü kapatıyor eliyle.


Bu nedir?

Sizce bunu Illuminati üyesi büyüklerine saygı ibaresi olsun diye mi yapıyor? Birkaç mason üstad için sembol mü yapıyor sizce burada Lady Gaga?

Hayır.

Bu hareketi istemsiz yapıyor.

Tekrar seyredin isterseniz video’nun bu kısmını, 30. saniyeden 40. saniyeye kadar.

Britney Spears da bir röportajın ortasında durup dururken “birilerini” görmüşcesine “aman Tanrım hoşgeldiniz” deyip ağlamaya başlıyordu, hatırladınız mı? Önceki yazılarda 3-4 kere verdim link’ini o video’nun.

Eğer sadece bu yazımı okuyorsanız, bu okuduğunuz ilk yazımsa, muhtemelen şu an bana “siktir lan” diyorsunuz. Fakat bir bütünlük halinde hepsini okuduysanız anlarsınız.

Anlarsınız tüm bunların tesadüf olamayacağını.

Birleştirebiliyor musunuz şimdi parçaları?

Bu Lady Gaga video’su da 14 milyon kere izlenmiş, zira bir Nokia tanıtım video’su ve içinde Paris Hilton da var. Eh normal yani 14 milyon kere izlenmiş olması.

Peki kaç kişi yakalamıştır bu detayı?

100 kişi?

Belki.

14 milyon içerisinde kaç kişi görebiliyor bunları? “Kaçınız Tyler’ı iş başındayken yakalayabilirsiniz?”

Burak Özdemir’in gerçekten böyle bir ilham alma olayı varsa bile, bunun kimler olabileceğini anladınız mı? “Tanrı’nın eli” üzerindeymişmiş beyfendinin, Maradona mısın lan sen?

En’am suresi 121. ayetin bir kısmında çok ince bir mesaj, çok ince bir uyarı var: “…Şeytanlar kendi evliyasına/dostuna ve destekçilerine sizinle mücadele etmeleri için elbette ki vahiy gönderirler. O şeytan evliyasına boyun eğerseniz kesinlikle müşrikler oldunuz demektir.”

Şeytanlar kendi dost ve destekçilerine vahiy gönderirler…

Anladınız mı neymiş, kimlerdenmiş o “ilham”?

Niçin verirlermiş peki bu ilhamı?

"…sizinle mücadele etmeleri için…"

O yüzden tekrarlıyorum; ayık olun canlar, ayık olun ciğerler. Üçkağıtçılara pabuç bırakmayın. Hz Muhammed son nebidir, nokta. Her kim ki “vahiy” aldığını iddia ediyorsa ve üstüne bir de müslüman olduğunu ileri sürüyorsa, ona lütfen okkalı bir “SİKTİR” çekin. Hatta ağzına da terlikle vurun ki sesini çıkaramasın, eğitimli cahillerin kanına giremesin. Allah belasını versin diyorum o eğitimli cahillerin ama lanet olsun içimdeki sığır sevgisine, onları da kollamak lazım.

Hala cinlerin bu hayata etki etmediğini mi sanıyorsunuz? İstediğiniz şeye inanmakta serbestsiniz, bu konuda bir baskı yapmak haddime değil, sadece elimden geldiğince yol gösterebilirim size. Gerisi size ve muhakeme yeteneğinize kalmış.

Gelin bakalım şimdi, Arrivals adlı belgeselin bir bölümünü verecem size. Bu konuyla ilgilenenlerin muhtemelen seyretmiş olabileceği meşhur bir röportajı yayınlamışlar bu bölümde. Boş bir vaktinizde seyredersiniz: http://www.youtube.com/watch?v=BzsGT4E_mZg

Size bu röportajı özet geçeyim, Roger adında tonton bir amca bu elit ailelerin arasına katılıyor ve “başka varlıklarla” iletişim kurabildiklerini, bu imkâna sahip olduklarını itiraf ediyor. Belki bu abimiz onların bilinçli ifşa çalışmalarının bir ürünüdür, yani belki onlardandır, belki de tamamen saftır, ama buna kafa patlatacak değiliz. Sonuç olarak siz bu emminin dediklerini kendi süzgecinizden geçirerek anlamaya çalışın sadece;





Fakat size şunu belirtmek istiyorum. Bu dünyada gezinen ölü ruh diye bir şey yok. Ölülerin ruhları yok bu dünyada. Hatta Kuran’a göre insanın da “ruhu” yok, “nefs” (can) var. Ruh, Kuran’da “vahiy meleği”nin adıdır. Filmlerde gördüğünüz yarı saydam beyaz hayalet gibi ruhlarımız yok. Bu insanların iletişime geçtikleri varlıklar ise cinlerden başkası değil. Şeytani cinler bu insanlara, kendileini “ruh” şeklinde tanıtıyorlar. Şimdi neden hem bu ruhçu arkadaşlara, hem Illuminati’ye “kandırılmış aptallar” dediğimi anlıyor musunuz? Dönecem bu konuya.




Bu kadar yeter, merak ettiyseniz bir kısmını verdiğim link’ten seyredebilirsiniz, çok meşhur bir video’dur bu.

Şimdi önceki yazılarda bu Illuminati’nin ve elit örgütlerin niçin “ölümsüzlüğe” ve “sonsuzluğa” vurgulamalar yaptıklarını irdelemiştik.

Evet, Luciferianist’ler (bu dünyada) sonsuz bir hayat yaşayacaklarına inanıyorlar.

Kandırılmışlar, salaklar, fakat eninde sonunda kaybedecek olan bir Şeytan’a inanacak kadar da salak değiller. Bu insanlar ebediyen cehenneme atılacaklarını bile bile bu bokları yemiyorlar. Onlar “sonsuz” ve asil bir hayat yaşayacaklarına inanıyorlar, çünkü onlar iyiliğin varolması için kötü rolünü üstlenen “gerçek” ve fedakâr “iyiler” olduklarına inanıyorlar.

Çünkü onlar “aydınlanmış” kimseler. Hem de Lucifer’ın ışığında aydınlanmış olan kimseler.

Illuminati = Aydınlanmışlar.

Şimdi bakın, bu şahıs Rockefeller Company’nin şu anki lideri David Rockefeller. Ve kendisi bir ruha tapınma seansında……Yıllar önce kaybettiği babası John D. Rockefeller (resimdeki) ile irtibat kurabildiğine inanıyor. Fakat iletişim kurduğu kişi, kendisini John D. Rockefeller’ın ruhu olarak tanıtan bir cin/şeytandan başkası değil.


Anladın mı neden “kandırılmışlar” olduklarını?

Anladın mı neden ölmüş yakınlarının dahi aslında “sonsuzluğa” eriştiğine inandıklarını? Ah David’cim, senin baban şu an Allah’ın “adalet” dolu ellerinde desem bana inanır mıydın? Ehehe.

Araf suresi 30. ayet: “…Onlar, Allah’ı bırakıp ŞEYTANLARI DOSTLAR edinmişlerdi. Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar.”

"Bir de kendilerinin hidayet üzere olduklarını sanırlar"

Aydınlanmış demiyor mu olum bu adamlar kendilerine? He pardon, Kuran’dan ayet verince yobaz ve şakirt oluyorduk di mi? Kuran’ı, Hz Muhammed kendisi yazmıştı fazladan 2-3 kadınla nikahlanabilmek için di mi? He tosunlarım, hee…

Bakın Kubrick’in muhtemel ölüm sebebi olan Eyes Wide Shut filmini incelediğim yazının sonlarını, kıyak kafayla yazmış olduğumdan filmin son sahnesindeki çok önemli bir diyaloğu es geçmişim, fakat iyi ki de geçmişim. Zira burada kullanmam çok daha açıklayıcı olacak. Bakın şimdi, filmin sonunda Stanley Kubrick bize ne diyor…

Unutmayın, filmin son sahnesi, son diyaloğu bunlar… Ve Kubrick’in bu filmde peşpeşe “tekrar tekrar” kullandığı her cümle, her kelime bir anlama sahipti, Kubrick konulu yazıda bunları incelemiştik:






"Sonsuzluk" vurgusu dikkatinizi çekmediyse kafanıza tekme atarım sizin.

"Sonsuzluk deme, beni korkutuyor…"

Kubrick bu filmin çekimlerini tamamladıktan 4 gün sonra öldü biliyorsunuz di mi?

Aralarındaydı, bu filmin çekiminde onların da izni ve katkısı vardı, fakat Kubrick bu filmde göstermesi gerekenden fazlasını gösterdi. Tabi anlayana gösterdi, orası ayrı. Ve “onlar” tabi ki de anladılar bunu…

Tüm bu kaosa, vahşete, savaşlara, ölümlere, hastalıklara sadece maddi güce sahip olmak için yol açtıklarını mı düşünüyorsunuz?

Tüm bu yaşananların tek amacı sadece “para” mı?

Kusura bakmayın da, eğer bunu düşünüyorsanız sahiden çok dar ve materyalist bir kafa yapınız var demektir.

Gerçek “satanizm”in ne olduğunu yavaş yavaş anlayabiliyor musunuz? Bize yansıtılandan ne kadar farklı ve kendi içinde oturmuş bir felsefesi olduğunu görebiliyor musunuz? Bu yüzden ayık olacaksınız kaynatasızlar, “aman benim ne işim olur satanizmle” demeyeceksiniz, Lucifer’ın öğretileri aslında o kadar da uzak değil size, heryere sızmış durumda.

50 kere dedim, bu da 51 olsun: Luciferanism kedi kesen sik kafalı psikopat gençlerin yaptığı şey değildir. Keşke sadece o olsaydı, o zaman gerçekten de ciddiye alınacak değerde olmazdı. Fakat o göründüğünden çok daha fazla sizi “kandırabilme” potansiyeline sahip, sapkın ve alçak bir öğreti.


Bu “Emmanuel’in Kitabı” da bitmek tükenmek bilmeyen kıytırık, uyduruk, skindirik ruhçu kitaplarından bir tanesi. Kitaptan ufak bir alıntı yapıp kafanıza bu ruhçuluğun ne mal olduğunu iyice kazımak istiyorum.

Emmanuel adında aşmış bir ışık varlığı varmış, sorularımızı cevaplıyor bu kitapta kendisi. Burak Özdemir’in Dona’sı gibi bir şey yani, bakalım Emmanuel “çocuk istismarı” hakkında neler yumurtlamış:

“Bu insanlık tabiriyle hoş görülmeyecek bir durumdur. Ancak kayıtsızlıkla değil, şefkatle ve her ruhun bilgeliğine derin bir inançla bunun ötesine bakalım. Yalnızca çocuk için değil, aile için bu deneyimden öğrenilecek ne var? Kötü harekete maruz kalmış hatta bu şekilde hayatını kaybetmiş bir çocuk, ailesine büyük bir sevgi ve özveri armağanı vermiş olur, tabi onlar bu hediyeyi almak istiyorlarsa. Böyle saldırıları yaşayan ruhlar yalnızca kendilerinin ve rehberlerinin bildiği nedenler yüzünden onu seçmişlerdir… Olayları Tanrı’nın gördüğü gibi görmeniz pek mümkün değildir. Yargılarınızı Tanrı’nın ellerine bırakın.” (Emmanuel’in Kitabı s. 240-241.)

Hey maşallah, çocuk tecavüzüne böyle bir bakış açısı görmüş müydünüz daha önce siz?

Yani çocuğu tecavüze uğrayan aile aslında şanslıymış, çünkü böyle “olgunlaştırıcı” bir “deneyim” yakalama şansına sahip olmuşlarmışmış.

He bi de bunları anlatmadan önce şöyle bir girizgah yapıyor: “çocuk istismarı insanlık tabiriyle hoş görülmeyecek bir durumdur, ancak aslında öyle değil…”, zira arkadaş bunları diyerek şuna zemin hazırlamak istiyor: Hani ben bir şeyler saçmalayacam, siz ola ki bana karşı gelirseniz, bunun sebebi sizin “tekamül” edememiş, basit, avam insanlar olmanızdır. Yoksa benim anlattıklarım çok hidayet dolu şeylerdir…

Lan ruhçular, sizin alayınızı hidayete kavuştururum bakın adamı hasta etmeyin.

Ya lütfen, sizden rica etmeyi bırak, size yalvarıyorum, şu spritiüalist derneklere giden, şifa reiki bilmem ne olaylarına giren yakınlarınız varsa engel olun. Sütten ağzı yanmış biri anlatıyor bunları ya, size yemin ederim ki bir bok değil bunlar. Kendilerini “aydınlanmış” olarak görme merakındaki, çürük ve altyapısız bi felsefeye sahip 3-5 salağın ikna edici konuşmalar yaptığı kıytırık dernekleri var bu adamların. Sayıları da çok fazla, ayık olun ve pabuç vermeyin şunlara ya. Allah rızası için.

Neyse.

Gel bak şimdi “Mevlana” adı altında ne haltlar karıştırdıklarını da kendi gözlerinle gör…

"Dünya Kardeşlik Birliği" ya da nam-ı diğer "Mevlana Yüce Vakfı"nı duymuş muydunuz? Internet’te şu adreste ikamet ediyorlar: http://www.dkb-mevlana.org.tr/ana.html


Şimdi malumunuz bu üçgen/piramit artık “aydınlanmış” arkadaşların popüler kültüre kabul ettirdiği bir sembol oldu, o yüzden bu tür ruhçu oluşumlarda da sık sık görürsünüz bu sembolü, şekil A’da görüldüğü üzere. Fakat ben artık sembolünden de geçtim, bu herifler nasıl sapkın fikirlerle beyin yıkıyorlar onları izah edecem ben sadece.

Şimdi Bağdat Caddeli kokoş teyzeler arasında pek yaygın olan bir “Altın Çağ Bilgi Kitabı” var bu arkadaşların, oradan alıntı yapacam.

Altın Çağ Bilgi Kitabı 1986 beşinci Ay Fasikül 17. Sy: 151
“İslâmın kitabını, islâm dostlarımız bilinçli bir şekilde okumuşlarsa, onun size vermiş olduğu mesajı çok iyi bileceklerdir. Bu mesajın özü, sevgi, hoşgörü, sabır ve bir şeyi anlamadan, onun bilincine varmadan ön yargılı olarak inkâr etmemenizdir. Bazı köklenmiş bağnaz düşünceler, hâlâ ruh yoktur, reenkarnasyon yâni yeniden doğuş yoktur, cin vardır, şeytan vardır demektedirler.”

Dur dur, ehehehehehehe.

Şimdi diyorlar ki, bu çağda hala “ruh yoktur” ve “reenkarnasyon yoktur” diyenler bağnazlarmış.

Reenkarnasyona inanmıyorsanız yobaz piçsiniz yani. Çünkü biz anlayamıyoruz arkadaşların aydınlanmışlık seviyelerini, onlar görmüşler işin özünü, fakat biz “avam” ve “bağnaz” olduğumuz için bunu göremeyip reenkarnasyon diye bir şeyin olmadığını zannediyormuşuz. Reenkarnasyonla bilmem kim şahsın, bilmem kaçıncı bedeni olduğunu iddia eden Said Nursi gibi arkadaşlar çok ilim dolu “aydın” kişiler oldukları için biz onların söylediklerini anlayamıyoruz malesef…

Devam edelim kitaptan, şimdi biraz uzun bir alıntı yapacam fakat lütfen “MEVLANA” adı altında size neler dayatmak istediklerini kendi gözünüzle görmek istiyorsanız üşenmeyin ve okuyun… Okuyun ki şimdiye kadar anlattığım Luciferian fikirlerle harmanlanmış bu sapkın New Age görüşlerinin ne bok olduğunu kendi gözlerinizle görün:

"Bir zamanlar bazı kişiler, İslâm’ın peygamberi için "cinlenmiş şair" diyorlardı. İslam‘ın kitabında, “cin”i kötü olarak tanıtan sûrelerin yanlış anlaşılması, İslâm toplumunu bu hâle getirmiştir. “Cin” de Allah’ın bir varlığıdır!..  …Unutmayın ki, İslâm’ın kitabında bahsedilen"cinler", sizlere hakiki yolu gösteren yüce varlıklardır ve rabbin emrinde hareket eden dostlardır… 

Yine sizi kurtaracak olan, rabbinizin ilâhî emri ile “cinler” olacaktır. Bizimle irtibatta bulunan yüce görevliler, sizlere, bizi anlatmakla, tanıtmakla mükelleftirler… …İslâm’ın kitabında 7-181 âyet şöyle der: Yarattıklarımızdan öyle bir ümmet vardır ki hakka iletirler - hak ile adalet yaparlar. İşte bunlar bizleriz. Yani uzaylı dediğiniz dostlar.”

Okudunuz mu?

"Mevlana" adı altında bu yapılanın, Lucifer öğretileriyle dolu New Age fikirlerinden ne farkı var? Tek bir fark gösterin bana Allah rızası için ya?

Şimdi bu arkadaşlar bunları anlatıyorlar, cinlerin bize “hakiki” yolu gösteren “yüce” varlıklar olduğunu söylüyorlar, arada “uzaylı dostlar” fikrini de gömüyorlar ve diyorlar ki “kurtuluşumuz yüce cinlerde, ruhlarda ve uzaylı dostlarımızdadır”.

Aynen bunu diyorlar, ben götümden uydurmuyorum, kaynak ismi ve sayfa numarası bile belirttim daha ne yapayım?

Şimdi bakın, cinler belki özünde iyi çocuklardır, aralarında müslüman olanı, sizin gibi spiritüalist ahmak olanı, ateist olanı, satanist olanı da vardır, bu doğrudur. Fakat insanlarla irtibat halinde olan cinler, bu hayata müdahale etme çabasında olan cinler kötüdür, Allah’ın emrine karşı gelmişlerdir ve şeytan olmuşlardır. Bunu ben değil Kuran söylüyor. Hani adını andığın, kendi gerzekçe fikirlerine alet etmekten çekinmediğin Kuran var ya, işte o diyor bunları.

Cinlerden korkmayın tabi, neyinden korkacan, bu kısma katılıyorum. İyi de korkmuyorum diye niye bağrıma basayım la elin cinini? Niye yüce varlık olsun olum cinler? Manyak mısınız lan siz?

Alın sevgili Mevlana adı altında kıytırık ruhçu öğretilere inanan kardeşlerim, okuyun lazım olur bunlar:

"…Melekler derler ki: Tespih ederiz seni! Bizim Veli’miz sendin, onlar değil. Doğrusu şu ki, onlar cinlere tapıyorlardı. Onların çoğu cinlere iman etmekteydi.” (Sebe, 40, 41)

"İşte böyle, biz peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar aldatmak için birbirlerine lafın yaldızlısını fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu yapamazlardı. Bırak onları, düzdükleri iftiralarla başbaşa kalsınlar.”  (En’am Suresi 6:112)

Tamam mı güzelim? Eğer “müslümanım” diyorsanız ve sonra da elin cinlerine bu tür abidik gubidik anlamlar yüklüyorsanız, belki birkaçınız denk gelir de şu blog’u okur ve kafasına bazı şeyler dank eder diye anlatıyorum bunları. Gerçi bu tür kıytırık cin muhabbetlerine girecek olan “akıllı” insan önce dur bi Kuran ne diyormuş diye bakıp onu okur, ama çok aydınsınız ya tabi, gerek yok sizin Kuran’ı da okumanıza. Afferin oğlum, good boy.

Gel gel, bitmez bu ruhçuların yaptıkları.

"Mevlana Şems’in yanına girdi. Şems şahane bir çadırda oturmuş Kimya Hatun ile oynaşıyordu. Mevlana dışarı çıktı. Bu karı koca oynaşmalarına mani olmamak için medresede aşağı yukarı dolaştı. Sonra Şems (Mevlâna’ya) içeri gel diye seslendi. Mevlana içeri girdiğinde Şems’ten başkasını görmedi. Kimya nereye gitti? dedi. Şems 'Yüce Tanrı beni o kadar sever ki, istediğim şekilde yanıma gelir. Şu anda da Kimya Hatun şeklinde geldi' buyurdu.” Kaynak:Ahmet Eflaki. Menakibul Arifin - 11/56/57. Haksöz Dergisi, Nisan 93
 
Ne diyeyim lan ben bunun üstüne? Şems Tanrı ile sevişiyormuş, bak bak bak. Hulül inancı bu. Bu inanışa göre Allah insanın bedenine girer, Allah’ın bedenine girdiği insan tanrılık niteliklerini alır. Bu iddia da tam bir dinden sapmadır, sapıklıktır, quentin’liktir, tarantino’luktur. 
İbn Arabi ise şunları der mesela:

"Varlığımız onun varlığıdır. Varlığımız açısından biz O’na muhtaç, nefsinden zuhuru için O bize muhtaçtır” 
"O bana hamd eder, ben ona hamd ederim
; O bana ibadet eder, ben O’na ibadet ederim” 
(Fususu’l Hikem, 1/83, el Halebi baskısı)
 
Fazla söze-yoruma gerek yok heralde, Allah kullara muhtaçmış İbn Arabi’ye gore ve Allah bize ibadet ediyormuş. Hmm ehehe.
İbn Arabi’den kısa kısa inciler gösterecem şimdi:

"İnsan, Allah’ın sureti; alemler, bu suretin kendisinde yansıdığı ayna; Allah da, insanın sureti olduğu Zat’tır. Şu halde biz, Hakk’ı, hangi vasıf ile nitelemiş isek, bizde de o vasıf vardır. Çünkü suretleri farklı olsa bile, dua eden, icabet edenin aynısıdır."

Al sana “enel hakk” kavramı (İbn Arabi, Heme O’st (her şey Allah’tır) der, mantık olarak o da enel hakk’tır). Enel hakk nedir? “Ben Tanrı’yım” demenin tasavvufi yoludur.

Bakın güzeller, bir öğretinin 12. yüzyılda doğmuş olması, çok eski olması, onun doğru olduğu anlamına gelmez. Bu uyduruk ruhçular, ve Ashtar Galaktik Kumandanı denen oluşum da “ben Tanrı’yım” diyor. E onlar da mı hidayete ermiş aydın kişiler şimdi? Aralarındaki tek fark biri 2011’de yaşıyor, biri 12. yüzyılda, başka da hiçbir fark yok. Gözünüzü boyamasın “tasavvuf” adı altında, “islam alimi” olduğu ileri sürülen kişilere maledilen saçmalıklar. Bu kadar markacı ve etiketçi olmayın, isimlere değil fikirlerdeki çarpıklıkları görmeye odaklanın. 
 
Devam edelim biz, bak bak, Arabi in the club:

"O halde, dini anlamıyla, ahiret hayatında bir azap ve mükafat yoktur.” (Yani cennet ve cehennem yokmuş Arabi’ye göre, Kuran bize yalan söylüyormuş, e bu matematik bizi kandırıyor hocam)

Satanizm neymiş, esintileri nerelerde varmış görebiliyor musunuz? Satanizm kedi kesmek değildir lafını kaç kere daha tekrar etmem lazım? Asıl satanizm işte budur, BU.

Bunlar da New Age’ci arkadaşlar tarafından öyle güzel kullanılıyor ki, öyle güzel alet ediliyor ki… Daha sayısız örnek gösterebilirim size, fakat ben de insan evladıyım, yavaş yavaş sonlandıracam yazıyı. Burada rol model olarak Mevlana Kardeşlik Vakfı’nı ve İbn Arabi’yi seçtim fakat siz isimleri boşverin, bu spiritüalizm denen öğretinin ne haltlar karıştırdığını, doğrularla beraber nasıl şeytani ve yozlaşmış fikirleri size kakalamaya çalıştığını anlayın istiyorum. Tek derdim o.

Son olarak “İslam” adını kullanan bu arkadaşlara bir ayet göstermek istiyor ve çekiliyorum:

"Yazıklar olsun o kişilere ki, Kitap’ı kendi elleriyle yazarlar da sonra onunla basit bir karşılık satın alsınlar diye, "İşte bu, Allah katındandır!" derler. Vay haline onların, ellerinin yazdıkları yüzünden! Vay haline onların, kazanıp durdukları yüzünden!" (Bakara Suresi 2:79)

Hz Muhammed de heralde Nostradamus’la akraba falan, 1400 yıl sonrasını bile görebilen şeyler yazmış (!) baksana…

Böyle yani, anlaştık mı kaynatasızlar ehehe.
 
Ve ayrıca her “Illuminati ” adı altında kurulan internet sitesine de “abuuu” diye atlamayın. Mesela bi site çıkmış geçenlerde, neymiş efendim Illuminati tarafından kurulmuş bir siteymiş de, geri sayım yapıyormuş da, 7 Aralık 2011’de bitiyormuş o sayım da…

Asparagas olum bunlar, geçin, tamah etmeyin. İşgüzar adamdan bol ne var piyasada?

Hem bir şey söyleyeyim size, bugün bir şey olma ihtimali, 7 Aralık 2011’de veya 21 Aralık 2012’de bir şey olma ihtimaliyle aynı. Bu tür şeylere inanır ve ortalığı galeyana getirirseniz sadece onların korku politikalarının işe yaradığını göstermiş olursunuz. Yapmayın etmeyin. Bir sikim olmayacak 21 Aralık’ta korkmayın, he tabi olabilir de ama bugünden veya yarından ekstra bir ihtimali yok gözümde, onu demek istiyorum.

Her gördüğünüz sembole de öyle “aha bu Lucifer sembolü, masonik sembol abooo” diye atlamayın. Sembolizm asırlardan beri vardı, olmaya da devam edecek. Sembol kullandığını farkettiğiniz kitap, metin, klip veya filme balıklama atlamayın, “öğreti”si ne ona bakın, eğer ikisi birleşiyorsa o zaman o sembolün bir amaca hizmet ettiği sonucuna varın. Zira şüphecilik ve paranoya arasında ince bir çizgi vardır, o çizgiyi aşmayın, yoksa hayattan zevk alamazsınız.
 
Şimdiye kadarki hem en uzun, hem de bazıları için “hazmetmesi” en zor yazım bu oldu sanırım, fakat yine her şeyi delilleriyle ve olabildiğince sade anlattım. Önyargılarından ve saplandığı fikirlerinden kurtularak tarafsızca okuyanlar yine kapmışlardır anlatmaya çalıştığım şeyleri, -izm’lerin kölesi olmuş sığır ve yobaz kitleye ise yapacak bir şey yok. 
 
Hadi sığır ekşici, özgürsün, şimdi buradan öğrendiğin argümanların üzerine 2-3 sikindirik elitist yaklaşım ekleyerek sağda solda “uydurmuş saçmalamış cahil yeeaaa” diye sikim sikim konuş, Selinsu’ya yaranmaya çalış, hayatta sebep-sonuç ilişkisi hiç yokmuşcasına öküz gibi yaşamaya devam et. Devam et çünkü böyle yapınca verecek Selin sana, o verince zaten hayattaki tüm misyonunu da tamamlamış olacaksın, hadi aslanım göreyim seni. Küflenmiş beyin nöronlarını siktiğimin salağı seni.
Ve son olarak, bu yazının başlığı aslında “Satanizm ve New Age Volume 2” olacaktı, fakat dedik ya sığırlar için ambalaj her zaman içeriğin önündedir diye. Kuru kuru “satanizm” desek ciddiye almayacaktı bu sığırlar, o yüzden Rothschild diye gömdüm onlara bu yazıyı, hadi geçmiş olsun ehehe.

Sevgi ve ışığın gücü adına.

Şaka lan şaka, sıçarım ışığınıza şimdi hadi yallah ehehe.

9PM

Stanley Kubrick, Zihin Kontrolü ve Illuminati

Selam kaynatasızlar.

Açık konuşayım Kubrick’in şu ana kadar hiçbi filmini beğenmedim. Kıytırık bi mesaj verecem, sikindirik bi gönderme yapacam diye uzatır da uzatır konuyu anasını satayım. Öyle ana karakterin yarım saat tek kelime etmeden uzaklara baktığı filmlere kıl olurum zaten, Nuri Bilge Ceylan’ı da sevmem, ayıyım ve düz adamım evet. Ama ne yalan söyleyeyim Kubrick son filminde gönlümü aldı lan, adam öyle manidar ve öyle cesur detaylar sıkıştırmış ki filme, seyredince saygı duruşuna geçtim, dağ başını duman almış gümüş dere durmaz akar diye bağırıp evi Türk bayraklarıyla donattım. Zira Eyes Wide Shut (Gözleri Tamamen Kapalı), Illuminati deşifresinin bokunu çıkarmış bir film ve bu filmin tarihi 1999. Onun öncesinde böyle bir deşifre henüz ne sinemada, ne medyada yapılmadı. Kubrick abimiz birnevi düşmana ilk kurşunu sıkan Hasan Tahsin olmuş bu konuda yani. Filmi detaylı bi şekilde anlatacaz zaten, ama önce sevgili sığırlara birtakım laflar hazırladım. Ekşici, gel buraya evladım yine senden şikayet var.

Acaba bu dalyaraklar neler demişler film hakkında diye merak ettiğimden öncelikle ekşiye baktım,  2-3 entry dışında hepsi bu film için “üstad, kadın erkek ilişkilerini çok zekice ve ustaca diyaloglarla işlemiş, ilişkiler hakkındaki klişelere ağır bir tokat indirmiş ve entel filmlerinin vazgeçilmez yönetmeni İsmail Türüttino’ya selam çakmış swh swh :))))” gibi dangalakça yorumlarda bulunmuşlar. Biliyorum ki bu filmi seyredenlerin %90’ı da arkadaş ortamında aynı sikimsonik lafları ettiler bu filmle ilgili. Lan kasıntı dalyaraklar, gelin 2 şey okuyun da belki Selin’e artistlik yaparsınız bu öğrendiklerinizle. Kadın-erkek ilişkisiymiş, amına kodumun malları sizi.

Bu film için kadın erkek ilişkilerini anlatan bir film demek, Fight Club için “dövüşlü mövüşlü aksiyon filmi, Brad Pitt adama yumruk felan atıyo” demekle aynı şey. Yemin ederim abartmıyorum bak, bir porno filmin amacı ne kadar kadın erkek ilişkilerini anlatmaksa, bu filmin amacı da ancak o kadar kadın erkek ilişkilerini anlatmak olabilir. Ama bu beğenilme kaygılı götverenler sırf “Kubrick” filmi olduğu için, hiçbir sikim anlamamış da olsalar o filmi anlamış rolü yaparlar, seyrederken sıkıntıdan patlasalar da çok beğendim ayağına yatarlar.

Neden? Çünkü bu bir Kubrick filmi. Çünkü Selin’in amına giden yol Kubrick’ten geçer. Çünkü çok elit, cool, zeki ve entelektüel olan bir insan Kubrick filmini sevmek zorundadır. Hıyarağaları sizi… La şu Eyes Wide Shut’ı Kudret Sabancı çekmiş olsaydı acaba yine filmden hiçbir sikim anlamamış halinizle “üstad döktürmüş yeeaa” der miydiniz? Nah derdiniz, etiketçi götoşlar sizi. Siz tıpatıp aynı 2 pantolonun etiketinde fiyatı daha yüksek olanını alan embesillersiniz, çünkü siz kendi beğenilerinize ve kendi görüşlerinize göre değil, toplumun değer yargılarına göre yaşayan sığır sürülerisiniz. Kendinize ait hiçbir boku dile getirmeye cesaretiniz olmadığı gibi, bunu yapabilen insanları da oturduğunuz yerden eleştirir, şu hayatta hiçbir sike derman olmazsınız. Lan olum, akıllı olun bak patır patır sıçarım sizin suratınıza.

Neyse ufaktan konuya girizgahı yapalım artık.

Şu filmi seyrettiğimden beri yemin ederim gece yatıyorum Kubrick, sabah uyanıyorum Kubrick, bi sigara yakıyorum Kubrick, tuvalette sıçarken deterjan ambalajı yazılarını okuyorum yine Kubrick… Sıçtın ağzıma be Kubrick. Böyle film mi yapılır lan şerefsiz? Şimdi Eyes Wide Shut’a geçmeden önce kameralarımızı İstanbul gecelerine çevirecez. Şaka lan şaka, Clockwork Orange’ın afişlerine bakacaz.

Piramit ve her şeyi gören göz işte, açıklama yaptırmayın lan.



Clockwork Orange’ın yayınlanma tarihi 1971. Bu sembolleri kullanması ışığında Kubrick’in Illuminati bağlantısı olduğunu, 48 IQ’ya sahip bir sincap bile rahatlıkla anlayabilir. Tek gözler hadi neyse tesadüf eseri olabilir derdim ama filmin afişi alenen piramit ve Horus’un her şeyi gören gözü olunca diğerlerinin de maksadının ne olduğu netleşiyor. Kaldı ki mevzu bahis Kubrick ise zaten o gördüğün şey tesadüf değildir hacı.

Kubrick bu sembolojiyi Dr Strangelove’da da çok fazla kullanmış, o baya baya eski bi film. Kendisinin Illuminati ile bir ilişkisinin olduğu aşikâr, yüksek mertebeden (30 veya üstü) mason olduğu söyleniyor ki doğru olma ihtimali de mevcut. Kubrick gibi bi adam çırak mertebesinde mi mason olacaktı zaten anasını satayım? Fakat son filmi Eyes Wide Shut’ta “yeter artık ulan Allah mısınız ipneler” diye celallenen bir Polat Alemdar, bir Michael Jackson gördüm ben.

Şimdi baştan anlaşalım, bu yazı blog’daki diğer yazılardan biraz farklı olacak. Zira bu sefer bir film analizi yapacam, hem de bir Kubrick filmi. Yani bu da demek oluyor ki yoruma açık bir konu olduğundan, kesinlikle şahsi yorumlamalarım için “%100 doğrudur” iddiasında bulunamam. Gerçi ben hiçbir yazım için böyle bi iddiada bulunmuyorum ama yazdığım siyasi içerikli yazılarda sizlere bilgi sunduğum için o bilgilerin doğruluğunun garantisini verebilirim, zaten mümkün mertebe kaynak sunuyorum bilgi verdiğimde. Fakat bu sefer bir film yorumlayacağım için aynı netlikte konuşamam, sonuçta bu bir sanat eseri ve herkes değişik şekillerde yorumlayabilir. He bu demek değildir ki bu yazıda ben her şeyi götümden sallayacam, tabi ki yine mantık ve tutarlılık içerisinde yapacam bu sikimsonik saptamalarımı. Ayrıca Kubrick’in, en azından bu filmini de iyi analiz ettiğimi düşünüyorum hakkımı yemiyim, ama siz yine de ona göre geçirin süzgecinizden tamam mı canolar, yerim sizi ehehe.

Şimdi biraz ön bilgilendirme yapacaz taşaksızlar.

Filmin senaryosu Traumnovelle (Dream Story) adlı romandan uyarlanma. Roman ile film çok örtüşüyor fakat birebir aynı değiller. Romanda olup filmde olmayan pek fazla şey yok, fakat filmde olup romanda olmayan birçok detay var. Kubrick bu romana kendi farkını katmış, roman ile film arasındaki farkı belirleyen en önemli şey ise konunun işlenişi ve odak noktası. Roman tamamen kadın-erkek ilişkileri üzerine kurulu Kavak Yelleri dizisi tadındayken, Kubrick filmin odak noktasını gizli topluluklara yönlendiriyor. Okült sembolizme anasının amı kadar ağırlık veriyor filmde (iddia ediyorum hayatınızda daha önce “okült sembolizm” ve “anasının amı” kelimelerini hiç aynı cümle içinde duymamıştınız ehehe). Romanla filmin en önemli farklarından biri de neredeyse tüm karakterlerin isimlerinin değişmiş olması. Bu değişiklikleri yapan adam Kubrick olunca “alt tarafı isimleri değiştirmiş yea” diyemiyoruz tabi, görecez sebeplerini yazının ilerleyen kısımlarında..

Filmin ortalarında, yaklaşık 15 dakika süren bir ayin sahnesi var.


Filmdeki her şey bu sahne ile ilgili. Ayin sahnesinden önceki sahneler de (şerefsiz Kubrick çok iyi bağlıyo bunları), sonraki sahneler de hep bunun etrafında dönen olaylardan ibaret. Bu film açık seçik bir Illuminati deşifresi, bunu bilin de sonra bu sahneye gelene kadar gösterdiğim şeyler için “ne alaka yeeaa, nerden anladın” demeyin. Kubrick bu, boru değil, adam 3 senede çekmiş bu filmi, çekimleri 400 gün sürmüş. Detay manyağı psikopatın teki zaten Kubrick, siz daha iyi bilirsiniz ekşici entel kardeşlerim. Hatta Eyes Wide Shut, Guinness Rekorlar Kitabı’na da girmiştir çekimlerinin bu kadar uzun sürmesinden dolayı. Anlayacağınız bu filmin her sahnesi, her detayı büyük bir titizlikle çekildi. Hiçbir sahne, hatta hiçbir obje boşu boşuna yer almadı bu filmde.

Kubrick filmin çekimlerini 3 Mart 1999’da tamamlayıp Warner Bros’a teslim ediyor. 4 gün sonra, 7 Mart 1999’da “kalp krizi”nden vefat ediyor. Bak sen şu işe. Filmin bizlere ulaşmış şeklinin biraz kesilip biçilmiş olma ihtimalini de oldukça güçlendiriyor bu 2 tarih arasındaki yakınlık.

Evet ön bilgilendirmeyi yaptığımı düşünüyorum. Artık filme geçebiliriz sevgili kaynatasızlar, siz keyfinize bakın ben üstüme rahat bi şeyler alıp geliyorum.



Filmin afişinde tek göz olması da tesadüfi değil, birazdan göstereceğim onlarca şeyi üst üste koyduğunuzda “anaaaa” diyeceksiniz zaten.

Filmin ilk sahnesi de aha şu, böyle başlıyor film;


Nicole Kidman 2 kolonun arasında. Peki what the fuck is 2 kolon?



Masonlukta Hz Süleyman’ın Tapınağı’ndan alındığına inanılan bu  2 kolon, mistisizme girişi sembolize eder. Yani dış aleme ait olan bu kolonlar, onların gizli alemlerine açılan bir kapının sembolüdür.

Filme 2 kolon arasında giriyor olmamız ise tabi ki koca bir tesadüf. Kubrick ne bilsin iki kolonu, masonluğu, sembolizmi… Kadırga Anadolu Meslek Lisesi torna tesviye bölümünden mezun bi herif lan Kubrick, bilmiyo musunuz ehehe.

Ayrıca 11 Eylül İkiz Kule ritüelinin de bu 2 sütun mevzusu ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. O olay zaten bir terör saldırısı değil ayindi, bunları konuşmuştuk piçirikler.

Şimdi filmin ilk 1 saati açıkçası tırışka muhabbetlerden ibaret. Tamam güzel diyaloglar felan var, filmin ilerisinde bağlıyor Kubrick bunları konuya ama benim pek ilgimi çekmedi buralar. Size filmin ilk 1 saatini özet geçeyim,

Nicole Kidman’ın götü.

Evet filmin ilk 1 saati Nicole Kidman’ın götü ve memesi etrafında dönüyor, başka da pek bi olay yok. O yüzden buraları hızlı geçmeye çalışacam. Birazdan göstereceğim sahneler “bu ne amına koyim yea” dedirtebilir size, ben de filmi seyrederken ilk 1 saat çok sıkılmıştım, fakat sonra en tırt detayın bile bir anlama geldiğini ve konuların nasıl bağlandığını görünce Kubrick’in sakalını yalayasım geldi şerefsizim. Neyse hadi başlıyoruz, altyazıları da okuyun taşağını yediklerim önemli zira.

Bill (Tom Cruise) ve Alice (Nicole Kidman), arkadaşları Victor’un Noel balosuna gidiyorlar, film böyle başlıyor. Soldaki sekizgen yıldız ve güneş sembolojisi, birazdan da göreceğiniz üzere malikânenin heryerine serpiştirilmiş durumda. Sekizgen yıldız, Sümerler’deki gök tanrısıAnu'nun sembolüdür. (buraya gelirken de damalı zeminden geçiyorlar, Alice'in arkasındaki koridorıun zeminine bakın). Bu malikânenin, arkadaşları Victor'un mekanı olduğunu da tekrar edeyim.Malikanenin heryerinde var bu sembolden.


Ve Kubrick ısrarla çoğu sahnede kadraja alıyor bu sembolleri.


Bu piyanist şantör de bizim Bill’in arkadaşı.Bill o elemanla muhabbet etmeye gidiyo ve karısı boşta kalıyo. Karı boşta kalınca hemen biri yazıyo karıya. Yazan eleman Sandor Szaost adında bir Macar’dır. Kendisi ismini, Church of Satan (Satan Kilisesi)’nin kurucusu Anton “Szandor” LeVey’den alır. Ayrıca bu Sandor da, tıpkı Anton LeVey gibi Macar’dır. Kubrick, adamın Macar olduğunu özellikle belirtiyor ki, Anton LeVey’e yaptığı gönderme daha iyi anlaşılsın. Sahnede de arka plandaki pentagramlar bunu pekiştiren bir başka detaydır.Bu sırada Bill de başka 2 karıyla karşılıklı yazışıyo. Aileye bak anasını satayım, Karaköy keranesi gibi. Karılardan tekinin ismini birkaç kez tekrarlattırıyor Kubrick. İsmi Nuala Windsor; Windsor bugünki İngiliz kraliyet ailesinin soyadıdır biliyosunuz. Windsorlar aslen İrlandalıdır, Nuala da bir İrlandalı ismidir zaten.Reisin ismi geçmezse olmaz tabi ehehe. Dur ekşici lisanıyla konuşayım da tüm karılar bana hasta olsun, “üstad burada Illuminati’nin yetkin ailelerinden Rockefeller’a selam çakmış swh swh”. Ve bu blog’da sık sık bahsettiğim 2 elit ailenin ismini peşpeşe zikrettirdi Kubrick dikkat ederseniz. İngiliz Kraliyet Ailesi ve Rockefeller ailesi. Bonus olarak satanist Anton LeVey’i de ekleyin.

Karıların kafa 2 milyon, Bill “nereye gidiyoruz hanımlar ehe mehe” dediğinde, karı “gökkuşağının bittiği yere” diyor. Bu lafı unutmayın, sonradan dönecem bu konuya. Rainbow (gökkuşağı), Oz Büyücüsü ve Alice Harikalar Diyarı’nda da işlenen bir temadır ve bir zihin kontrolü (mind control) yöntemidir, delillerim ile gelecem fakat henüz yeri değil, ileride bağlayacam bu konuyu. Ve dikkat, Kubrick bu filmde bazı kelimeleri peşpeşe, defalarca tekrar ettiriyor. Bu ısrarla tekrarlanan kelimelerde hiç boş geçmemiş abimiz, ısrarla gözümüze soktuğu kelime ya da cümlelerin hepsi manidar anlamlara sahip. Bakın “gökkuşağının bittiği yer” tamlaması kaç kere tekrarlanıyor 3 yaşında bir çocuğa laf anlatıyormuşcasına.
Sırf “gökkuşağının bittiği yer” tamlamasının birkaç defa söylenmesi, vurgulanmasıi için uydurulmuş zoraki diyaloglar bunlar. Dediğim gibi gökkuşağı mevzuna sonra gelecez, filme devam edelim şimdilik. Bu esnada bizim Bill’i, yukarıdan arkadaşı Victor çağırtır. Sevgili dostumuz Victor mala vurmuş ama fazla yüklenmiş heralde karıya, karı baygın vaziyette yatıyor. Bizim Bill de doktor olduğu için onu yanına çağırıyor hemen, yoksa işi düşmese aramaz pezevenk ehehe.Bill, Victor’a kadının ismini sorduğunda pompacı dostumuz biraz duraksayarak “eeöö Mandy” diyor, abazanlar memeye odaklanmayın laf anlatıyoruz şurda sikerim tahtanızı.Haroini fazla kaçırmış karı, ondan bu hale gelmiş. Bu arada bundan 2 önceki karede ucu gözüken tabloyu Kubrick burada tamamen arka plan yapıyor. Dikkat ederseniz tablodaki kadın ile bizim baygın Mandy’nin durumu ve uzanışı aynı. Kubrick bu resmi film için, daha doğrusu filmin bu sahnesi için özel olarak çizdirmiş, ahanda resmin orijinali:http://www.christianekubrick.com/paiMed/ck0305b.php. Resmin çizeri ise Kubrick’in eşi Christiane Kubrick. Ayrıca sadece bu tablo değil, aşağı yukarı filmdeki tüm tablolar film için özel hazırlanmış. Bunlar da Stanley Kubrick abimizin nasıl psikopatlık derecesinde detay delisi biri olduğunu size iyice gösteriyordur heralde.


Atiker sıralı otogaz sistemlerinin sunduğu Eyes Wide Shut reklamlardan sonra devam edecek.

Bu sahneler önemli diye anlattım, ileride işimize yarayacak bunlar. Diğer Kavak Yelleri tadında geçen sahneleri anlatmayacam zira konumuz o değil amına koyim.

Neyse aynı gece Bill dışarı çıkıyor ve bi fahişe bizim Bill’e yatma teklif edip bunu eve atıyo, çünkü yılların en meşhur geyiğinin de dediği gibi “Amarika’da kızlar teklif ediyür olum”.

Bunlar yiyişirken Bill’i karısı arıyor, Bill de vicdan yapıp çıkıyor fahişenin evinden, sevişmeden terkediyor mekanı. Fakat tam Bill’in telefonu çaldığı sırada önemli bir detay gözlere takılıyor (algıda seçicilik);

Duvarlarda pagan maskeleri ve güneş sembolü var. Bu birazdan oluşacak olaylara bir gönderme (entelcesi: foreshadowing). Yani olaylar buradan sonra bu çerçevede ilginçleşecek demek istiyor Kubrick.

Dönüş yolunda şu deminki piyanist arkadaşı vardı ya, aha işte bi mekanda onu görüp içeri giriyor Bill. Ve bu piyanist eleman bizi şu ana kadar izlenilen 1 saatten alıp bambaşka diyarlara götürecek olan bombayı patlatıyor.

Piyanist, bu gece değişik bir mekanda “gözleri bağlı bir şekilde” piyano çalacağını söylüyor. Bizim Bill de meraklanıyor tabi, ben de gelecem senle diyo. Piyanist eleman da Bill’in neden onla gelemeyeceğini şu şekilde açıklıyor;


Tatataaammmm.

Atiker sıralı otogaz sistemlerinin sunduğu Eyes Wide Shut esas şimdi başlıyo mına koyim.

Bunun üstüne Bill gecenin o vaktinde kostümcüye gidiyo maske ve pelerin almak için. Kafaya koydu yani, gidecek oraya. Şimdi bir süre daha pek semboloji göstermeden filmi anlatacam, birazdan tespitlerim ile geliyorum az sabredin canlar.

Kostümcü de burası, “rainbow” yine çıktı karşımıza, iyi ki sembol göstermeyecez dedik amına koyim ehehe. Buradaki dükkan sahibi emmi biraz tuhaf, şöyle ki bizim Bill kostüm alacakken kızını dükkanda 2 japonla sikişirken yakalıyo bu herif ve tepkisi şu oluyo:"Gentlemen" (beyler) diye hitap ediyo la kızını sikenlere. İnsanoğlunun gavatlıkta ulaşabileceği son nokta. Sonra bu herifleri dükkana kilitliyo ve diyo ki;"Lütfen" ne ulan eşşoğlueşşek, kızını orgazmdan orgazma uçurmuşlar, threesome yapmışlar, facial cumshot attırmışlar, sen hala lütfen diyosun, e bi de promosyon olarak kendini de siktirseydin bari. Cingılbört müsün ulan Allahsız?Ve işte, bu tek cümleyi kaçırırsan şu 10 dakikalık sahnenin tüm amacını da kaçırırsın. Kız hangi pelerinden alması gerektiğini söylüyor Bill’e. Bak sen şu zilliye, neler de biliyor… Sanki bu karı ve babası durumdan haberdarlar gibi he? Sanki az önceki basılma sahnesi de yapmacık bi mizansendi? Buraya çentik atıyoruz geri dönecez, filmle aynı seyirde devam edelim.Bill kostüm kiralayıp gidiyo malikâneye, buranın adresini ve giriş için gerekli parolayı piyanist arkadaşından almıştı.

Bill’in geldiği köşkü dışarıdan bize de gösteriyor Kubrick. Neden biliyor musun, çünkü bu köşkün ismi gerçekte Mentmore Towers'tır ve Rothschild ailesine aittir… Hö? Nasıl yani? Rothschild kendi elleriyle mi çektirdi bu filmi? Danışıklı dövüş mü bu film? Buraya da çentik atıyorum, açıklayacam hepsini, biz filme devam edelim.Ehehe aklın Rothschild olayında kaldıysa onu bi kenara bırak şimdilik, dönecez o konuya. Neyse Bill parolayı söylüyo ve içeri kabul ediliyo. Parola “fidelio” (sadakat)  kelimesi. İçerde Bill’i maskeli elemanlar karşılıyo, Bill de takıyo maskesini, yalnız Bill’in şu sıfata bi bakar mısın ya sihirbaz Mandrake gibi olmuş Allahsız ehehe.Son aşama, Bill 2 kolonun arasından geçiyor dikkat ederseniz. Çünkü birazdan başka bir “aleme” giriş yapacak.Ahanda işte o alem. İçerde Trt halk oyunları ekibinin çayda çıra gösterisi varmış meğersem. Bizim Bill de partide tanıdığı tek arkadaşı tuvalete sıçmaya giden her sap gibi bi köşede tek başına sessiz sessiz bekliyo.Arkada bizim Bill’in arkadaşı piyano çalıyo, mekânda canlı müzik var. Ayrıca 50’lik + tekila shot 8 lira, perşembeleri halk günü.


Ayinde çalan ilahi ise şu: http://fizy.com/#s/12o3wb. Açın dinleyin hemen şimdi, iyi tribe sokuyo ehehe. Zaten öyle bi müzik ki bunun çaldığı ortamda 3 dakika dur “ben tanrıyım” dersin mına koyim. Burada Kubrick bir Ortodoks ve bir Hindu ilahisini mix’lemiş. Ve Kubrick ayin sahnesinde bu ilahiyi bize TERSTEN dinletiyor, kelime sonlarındaki garip telaffuzdan farkedebilirsiniz siz de ilahinin tersten çaldığını. Bildiğiniz gibi satanist ayinlerde ritüeller tersten yapılır, Tanrı’ya ters gitmekle alakalı bi durum bu. Filmdeki müziği ters çevirip dinlediğinizde ise aslında müziğin düz ve sözleri anlamlı halini dinlemiş oluyorsunuz, buyrun burda çevrilmişi var: http://www.youtube.com/watch?v=-7fZ28GeQi8.  Ve neden Hindu ilahisi kullanılıyor biliyor musunuz? Çünkü Kubrick olayı çözmüş abicim, uyduruk spiritüalit Hindu inanışlarının da, tanrılarının da temelinde satanizm olduğunu biliyor adam. Nazi svastikası bile spiritüalist bir Hindu inanışına aittir, kaynağı orasıdır. Valla zeki adam şu Kubrick, okur bu çocuk.Filmi henüz seyretmemiş olanlar için biraz gösterecem bu ayin sahnelerini. Bu arada bizim pelerinliler soyunuyo.Am mı lan o?Valla am.Bizim Bill de Show Tv’deki Şans Kapıyı Çalınca yarışmasında aile reisi yarışırken arkada ayetel kürsi okuyan babaanne gibi içinden bildiği duaları okuyo, aklı çıktı la garibanın ehehe.


Reis sırayla kızları bir eş seçmeleri için görevlendiriyo. Illuminati’de kızlar teklif ediyomuş lan, biz de mi girsek ehehe.Karı aklı işte, öyle tek başına cool takılıyo diye gitti Bill’i seçti. Yok lan yoki, onu seçmesinin bir sebebi var.Karı bizimkinin yeni gelin gibi hareketlerinden anladı buraya yabancı olduğunu ve iyi niyetli de bi karı çıktı.


Karı uyarıyo bizimkini.Buradan sonra Bill odaları geziyo ve Kubrick bize orgy sahnelerini gösteriyor, arka planda başka bir Hindu ilahisi çalıyor.  Ve bu filmin yapım yılı 1999… Öncesinde sinema ya da televizyonda yok böyle bir elit ifşası.Şimdi maskelerle sevişmenin manası nedir biliyor musunuz? Alevilere atılan pislik bir ifita vardır, “mum söndü gecesi” diye. Neymiş yok efendim ışıklar kapatılıp karanlıkta herkes tuttuğunu skermiş, bu bir ayinmiş. Peki Kubrick’in bize gösterdiği bu ayin de aynı mantıkla işlemiyor mu? Maskeler olduğu sürece kimin kim olduğu belli olmuyor ve insanlar karşısındakinin kim olduğunu bilmeden birbirleriyle cinsel ilişkiye giriyorlar. Şimdi bu mum söndü palavrasının nereden ve kimlerden geldiğini görüyor musunuz? Türkiye’de kimlerin bu ayinlerini Alevilere malettiğini görüyor musunuz? Yaa…Eşcinsel ilişki de var tabi aiynlerde. İbneliğin lüzumu yok beyler.


Bizim karı tekrardan buluyo Bill’i, hala vaktin varken git, sana daha fazla yardımcı olursam ikimizi de sikerler diyo.Bu sırada bizim Bill’den işkillenmişler, bizim karı bile Bill’in saf hareketlerinden orada yabancı olduğunu çaktı zaten. Diğer abiler de eşek değiller ya, farkedip çağırıyorlar hemen Bill’i. (Adam Bill’i götürürken Frank Sinatra’nın “Strangers in the Night” (Gecedeki Yabancılar) şarkısı çalmaya başlar)Bill’i sorguya çekerler.Kaçarı yok, sikecekler bizim Bill’i. Kırmızı pelerinli ayin liderinin oturduğu tahttaki çift başlı kartal sembolü var ya, işte o size girsin ehehe. Yok yok girmesin, bakın şimdi sizden 2 resim arasındaki 7 farkı bulmanızı isteyecem.Bu da 33. dereceden mason sembolü, yani kırmızı pelerinli dayının tahtındaki sembolün aynısı. Hee neymiş, bu öylesine sıradan bir grup seks partisi değilmiş. Masonik bir ayinmiş. Ve o kırmızılı abimizin yerinde olanlar, reel hayatta benim bu blogda isimlerini defalarca zikrettiğim saygıdeğer ailelerimizin liderleri oluyorlar. Bu ayinlere size bu blogda tanıttığım kişiler katılıyor, Rockefeller, Rothschild ve elit çevreleri… Aklınız almıyo di mi? Hepsi takım elbiseli efendi iş adamları gibi görünüyo normalde di mi? He he.Bizim karı fedai çıkıyor, “onun yerine beni alın” deyip kendini feda ediyor. Bir başka deyişle bu kadın kendi hayatıyla Bill’in kefaretini ödüyor ve Bill özgür kalıyor. Yani bırada amaç ritüelistik bir şekilde birini kurban etmek, Bill ya da başkası, sorun değil.Şşşş indir o eli. Bizim Bill’i azad ediyorlar fakat “burada gördüklerinizi birilerine anlatırsanız kaynatanızı sikeriz sevgili kardeşim :)” uyarısında bulunuyorlar. Kubrick bunların yapma dedikleri şeyi yapmış olmuyor mu la?

Şimdi az mola hocam.

Kubrick neden bu sahneleri Rothschild’in kendi mülkünde çekti? Madem bu film yüzünden öldü ya da öldürüldü, öyleyse buna nasıl izin verdiler? Zaten bundan önceki esas soru şu, eğer Kubrick bu filmi iyi niyetle çektiyse (ki %99 öyle) neden Tom Cruise’u oynattı? Tom Cruise bildiğiniz gibi tarikatçinin, cemaatçinin önde bayrak flama taşıyanı. Scientology denen spiritüalist dine inanıyor ve bu oluşumun 2 numaralı adamı kendisi. Ayrıca eşi doğum yaptığında onun plasentasını yemişti, haberlere falan konu olmuştu bu “aa ne kadar ilginç ehehe :)))” diye, fakat aslında o bir pagan ritüeliydi. Ayrıca Nicole Kidman da Eyes Wide Shut’ın çekimleri esnasında Tom Cruise ile evliydi ve scientology üyesiydi.

Bir Scientology toplantısında Tom Cruise.


Kanye West ve Tom Cruise.


Piramit dememe lüzum?

Kubrick’in önceki filmlerinde bu Illuminati piramidi ve sembolojisini kullandığını biliyoruz. Bu bilgiler ışığında diyebiliriz ki, Kubrick muhtemelen onlardan biriydi. Bu ayin sahneleri ancak orada bulunmuş ya da ciddi bilgiler sahibi olan biri tarafından bu kadar detayıyla ve onları rahatsız edebilecek bir şekilde canlandırılabilirdi.

Ama durun bakalım, bu film onların korku politikalarına hizmet eden bir film ise, Kubrick’in filmi teslim ettikten 4 gün sonra kalp krizi sebebiyle ölmesi nedir? Bu nasıl bir danışıklı dövüş ki sonunda Kubrick gibi birisinin hayatına mal olsun? Üstelik karısı Christiane Kubrick onun kalp krizi yüzünden öldüğü iddialarını hala kabul etmez…

Teşekkürler Fikret. şimdi kameralarımızı New York’tan bir dram manzarasına çeviriyoruz.

En son bizim Bill’i yakalayıp göndermişlerdi ayinden. Ayinden sonraki ilk sahnede, Bill kapıyı açıyor ve eve giriyor. Şimdi bu 10 saniyelik sahneyi seyrediyoruz. 5. ve 7. saniyeler arasında Bill’in sırtına iyi bakın, “her şeyi gören göz” belirecek. Bildiğin insan gözü beliriyor orada, ben tırstım lan bunu ilk gördüğümde.


Farkettiniz umarım, youtube’a ekleyince video kalitesi yarak gibi düşüyomuş onu öğrendim ama elinizde DVD’si varsa 1:26:42’ye odaklanın daha net farkedeceksiniz. Bu kesinlikle bir ışık, yansıma, göz yanılgısı vs değil, oraya doğru vuran bir ışık yok, fizik kurallarına aykırı amına koyim.

Kubrick reyiz gözü Bill’in üzerine kasten yerleştirmiş, zira Bill artık “her şeyi gören göz”ün takibindedir ve onlar tarafından mimlenmiştir.

Valla göze geldi çocuk ehehe.

Ertesi sabah Bill kiraladığı kıyafetleri geri götürmek için tekrar Rainbow denen dükkana gider.

Gündüz vakti daha iyi görürüz ki Rainbow’un yanındaki bina bir mason locasıdır. Bu eklediğim resimde net görünmemekte fakat DVD Player’da zoom yaparak bunu daha net görebilirsiniz. Ayrıca bu binanın bir mason locası olduğu benim keşfim değil, internet’teki diğer kaynaklarda buldum ve bu mekânın yerlileri de böyle diyor.
Bill’in maskesi çıkmaz kiraladığı eşyalar arasından. Ve bizim orospu karı belirir orda.Gavat baba dün kızını siken herifleri uğurluyor, çıkışta ellerine kolonya dökmediği kaldı pezevengin. Bizim babanın, kızını sattığını söylememe gerek yok heralde artık ehehe.Kız uzun süre boş boş bakıyor bizim Bill’e.Bakın hala o boş bakışlar… Kız bir seks kölesi ve o ayinlere de katılıyor, hatırlayın bu söylemişti Bill’e hangi pelerinden alması gerektiğini. Yani muhtemelen dün geceki ayinde bu karı da vardı.Hala hipnotize olmuş gibi bakıyor. Bu filmin yönetmeni Kubrick, bir sahneyi 90 kere çektiği olmuş bu filmde, Guinness Rekorlar kitabına girmiş. Her detayın bir anlamı var, bunu unutmayın.Baba bizim Bill’e de satmak istiyor kızını. Kız hala çamaşır makinası seyreden otistik çocuklar gibi Bill’i seyrediyor lan.


Bakın şimdi anlatacaklarım asla teori değil, %100 eminim bunlardan, kafayı yedim artık onlarca yabancı sitede, blog’da, Kubrick fan sayfalarında fink atmaktan ve oralarda da birebir düşündüğüm şeyleri görünce defalarca hasssssiktir dedim. Aklın yolu bir zira.

Parçaları birleştirecez taşaksızlar, iyi dinleyin.
  • Kız bir seks kölesi.
  • Illuminati ile, daha doğrusu seks içerikli Illuminati ayinleri ile bağı var.
  • Boş ve donuk bakışları, hipnozdaymış gibi hareketleri var.
  • Ve dükkanın adı RAINBOW (Gökkuşağı).
Sonuç: Kubrick burada bas bas bağırmış, “zihin kontrolü var, MKULTRA diye bir yöntem var” diye. Ey sığır ekşici, teması kadın erkek ilişkisi değil bu filmin. Senaryonun esinlenildiği “Traumnovelle” adlı romanda tek bir masonik sembol, masonik ima yok, sadece elit kesimin yaptığı grup seks partisi var romanda. Kubrick kendisi ekledi bu filme masonik temayı. Adam filmin başında bile 50 kere bağırdı sana “gökkuşağının bittiği yer” diye, defalarca şu dükkanın girişindeki “rainbow” yazısını ve gökkuşağı resmini gösterdi o kıt kafana girsin diye, mesajı al diye. Ama sen hala “kadın-erkek ilişkilerindeki şehvetli tutkular ve rasyonel çıkarımlar swh swh” gibi sikimsonik anlamlar peşindesin amına kodumun fularlı çakma enteli. Boş beleş orospu çocuğu seni.

Oz Büyücüsü

Gökkuşağı ve aynalar zihin kontrolünde kullanılan birer semboldür. Oz Büyücüsü ve Alice Harikalar Diyarı’nda adlı kitaplarda da bu gökkuşağı ve aynalar sık sık kullanılır. Bu çocuk kitapları, çocukları kitlesel biçimde programlamak için yapılmış birer zihin kontrolü projesidir ki çocuklar üzerinde ne kadar fazla oynadıklarını biliyorsunuz. Walt Disney dahi 33. dereceden masondur, sikip atıyorlar körpecik beyinleri bu adamlar. Çocuklar onlar için çok önemli, zira bir çocuğu etkilemek çok daha kolaydır. Çocukluğunda cinsel istismara maruz kalmış, aşırı düzeyde seksüel içerikli sübliminal mesajlar almış bir genci, erginlik çağında ve yetişkinliğinde oyun hamuru gibi şekillendirmek, uzaktan kumandalı oyuncak araba gibi yönetmek çok daha kolaydır.

Tabi ki gökkuşağı ve ayna görünce hipnoz olmayacak çocuklarınız, bunlar sadece birer sembol. Belki Pavlov’un köpeklerini harekete geçiren zil sesi gibi birer tetikleyici bunlar, belki de çok başka anlamları var… CIA’de görevli uzman değilim o kadarını bilemiyorum ve bilmek de istemiyorum, fakat gözlerim ve beynim var, şunu görüyorum: Wizard of Oz ve Alice in Wonderland birer zihin kontrolü programıdır, gökkuşağı ve aynalar bu sembolojinin birer parçasıdır. Hatta Wizard of Oz ile Aleister Crowley arasında bir esinlenme dahi vardır.

Bakın ben ekşicilere çok söverim o ayrı konu ama ekşi’yi ekşi yapan yazarlara saygım sonsuzdur. Zaten 2000’li yılların başında dial-up interneti olan biz ergenler için bir Pokeimam vardı, bir Ekşi Sözlük vardı, başka da bi sikim yoktu internette. Ekşi’nin birinci nesili ve İnci’nin birinci nesili iyi çocuklardır ayrıca, kaliteli adamlardır çoğu. Bakın Oz Büyücüsü hakkında ne demiş Ekşi’nin en eski yazarlarından Cyrano, MUHAKKAK okuyun;


Ben bu sözlük entry’sini bilimsel bir veri olarak önünüze sunmuyorum. Sadece az kafanızı çalıştırıp fikir sahibi olun diye gösteriyorum. Oz Büyücüsü’nün kitabını okumadıysanız, filmini seyretmediyseniz, çocuklar üzerinde yarattığı etkileri görün istiyorum. Sizlere olaya tarafsız bir insanın bakış açısını gösteriyorum.

Kubrick romandaki tüm karakterlerin isimlerini değiştirerek filme aktardı demiştik, Nicole Kidman’ın canlandırdığı karakterin isminin “Alice” olması da bir tesadüf mü sizce?

Şimdi birazcık filmde flashback yapacaz, şu ayin sahnelerinden önce Bill bi orospu karıya gitmişti hatırlarsanız. Bill’in telefonla konuştuğu sahnede bu kadının evindeki 2 kitap, isimleri gözükecek şekilde kadrajda kaldı yaklaşık 1 dakika boyunca.


Sanırım dünyanın en kültürlü orospusuyla karşı karşıyayız, kızın evinde Introducting Sociology (Sosyolojiye Giriş) kitabı var. Öbür kitabın adı ise Shadows of the Mirror (Aynanın Gölgeleri). Bendeki filmin kalitesi çok sikkoydu, DVD’niz varsa daha net görürsünüz.

Bu kızın evindeki pagan maskelerini hatırlayın, belki o da ayindeydi. Tıpkı Rainbow Shop’taki diğer kız gibi, fahişe ve elitlerin seks kölesi. Ve ne gariptir ki yine seks kölesi olan bir kadın ve yine onun olduğu mekânda bir zihin kontrolü göndermesi var; “ayna”.

Size elitlere ve siyasetçilere pazarlanan bir seks kölesi ismi vereyim günümüzden, kabalistik öğreti ile yetiştirilmiş bir yahudi kızı; Natalie Portman. Şimdi kendisiyle ilgili apayrı dökümanlar sunacam size, bir tanesine bakıp “siktir lan bu ne” deme sıçarım suratına, göstereceklerimin hepsini üst üste koy ve azıcık analiz yetin varsa öyle bir değerlendir.

Devendra Banhart adlı okultist elemanın Carmensita klibine bir bakalım, o zamanlar beraber oldukları Natalie Portman da oynuyor klipte.

Lucifer abimizi anarak başlıyoruz.


Om işareti, a-ok işareti ya da nam-ı diğer 666 sembolü.Natalie hanim kızımız.Güneş sembolojisiBirader alnında piramit çıkmış.


Gökkuşağı (hadi canım?)



Güneş sembolojisi."Gökkuşağının bittiği yere gitmek istemez misin?"


Mısır konsepti olduğunu mu düşünüyorsunuz bu klibin? Lucifer? 666 sembolleri? Gökkuşağı? Zihin kontrolündeki seks kölesi Natalie Portman?

Görmeyeli amma değişmiş la bizim Mısır konsepti.

Bir ara beraberlerdi bu herifle.Aha da bununla.

Seks kölesi Natalie Portman’ın eski tokmakçılarından biri kimdi dersiniz acaba…

Yanındaki adam kim biliyor musun?


Kendisi pek zengin, pek elit bir abimiz.


Nathaniel ROTHSCHILD


Nathaniel Rothschild ile Natalie Portman’ın ilişkileri vardı… Google diye bir şey var, kendiniz de bakabilirsiniz.

Rothshild ve Rockefeller ailelerinin her taşın altından çıkıyor olmaları ve bunun aksine medyada oldukça az haberlerinin veriliyor olması dikkatinizi çekmediyse zaten, ananız sizi doğurmamış sıçmıştır kusura bakmayın.

Natalie ablamızın siyasetçilerle de arası çok iyidir.

Hillary Clinton ve Natalie Portman.


Bill Clinton ve Natalie Portman.

Ve kendisi bir zamanlar Obama’nın da seçimlerdeki reklam yüzüydü…

Bakınız: Bu video. Ya da kendisinin ne alakası varsa 2008’deki “erken seçim” oylamasında insanları “evet” oyu kullanmaya teşvik ettiği bu video ya da bu video.

Fazla söze lüzum?

CIA’in geliştirdiği MK Ultra projesi ile, böyle pilli bebekler yaratıyorlar işte. Seks kölesi, reklam yüzü, propaganda aracı, çok fonksiyonlu Yahudi mutfak robotu Natalie Portman.

MK Ultra’nın sonuçlarından bahsetmiştim Lady Gaga başlıklı yazılarda. Röportajın ortasında gelen birilerini (?) görüp sağa sola bakarak “hello oh my god hellooo” diye hayali arkadaşlarına selam veren Britney Spears’ı, 7 aylık hamile haliyle kendinden geçmiş bir şekilde karnını gösterip “sanırım biraz gazım var” diyen, hamile olduğunun farkında olmayan ve 3 sene önce vefat eden Anna Nicole Smith’in %100 gerçek görüntü kayıtlarının olduğu video link’leri vermiştim.

Boş bir vaktinizde muhakkak seyredin bu video’yu: http://www.youtube.com/watch?v=0vSver59BsU


Muse’un son albümünü de bir inceleyin, MK ULTRA adında bir şarkıları var tamamen bu konuyla ilgili. Yine Muse grubunun “Uprising” şarkısının da sözlerine bir bakın, “onlar bizi yönetemeyecekler, onlar bizi zorlayamayacaklar, galip gelen biz olacağız” diyerek Illuminati’ye nasıl meydan okuduklarını görün (umarım samimilerdir bu tavırlarında). He tabi ekşici entel kardeşlerimiz bu “uprising” şarkısında Illuminati’ye göndermeler olduğunu zerre anlamadan “aay çok güzeeaaal şarkıııaa” entry’leri giriyorlar o ayrı konu. Uprising başlığındaki 60 küsür entry’de tek bir “illuminati” kelimesi yok Ekşi Sözlük’te, hani en entelektüel, en zeki kesimimiz onlar ya, o yüzden oradan örnek veriyorum.

Bak tamamen ANTİ-SİYONİST mesajlar veren Uprising şarkısı için girilmiş bir ekşi entry’si,


Bizim üniversitelerimiz öküz yetiştiriyor.

Cehalet esas kendini “elit” sanan öküz kesimin arasında kol geziyor.

Bu sebeple bu dangalaklara karşı bildiklerinizi savunmaktan çekinmeyin. Ben bu blog’da bazı şahsıma ait tespitler dışında, zaten genel olarak bilinen şeyleri anlatıyorum, fakat sizi buraya çeken şey okudukça “aa evet lan şerefsizim aklıma gelmişti” diye içinizden geçiriyor olmanız, haksız mıyım? Size çok farklı şeyler anlatmıyorum, sadece amele toplum baskısı sebebiyle söylemeye cesaret edemediklerinizi sizin adınıza dile getiriyorum, tek esprim de orda. O yüzden beni aynştayn da yapmayın, kahraman da yapmayın, zaten bi sik olmaz benden. Kendi sikkofield’ınız olun, kendi gerçeklerinizi dile getirmekten çekinmeyin, tamam mı canlar ehehe. Dininizi, milletinizi ve görüşünüzü savunduğunuz için size faşist ya da şakirt gözüyle bakacak Selin’in ben ta amına koyim. Bırak o Selin görünümlü Kezban’ın sidikli amını sikecem diye şekilden şekle girme, kişiliğinden ve duruşundan ödün verme sen. Çok zorda kalırsan ben veririm sana, bi aloya bakar (siktir lan o kadar da değil ehehehe).

Eyes Wide Shut’a devam edelim biz, filmdeki zihin kontrolü göndermeleri bunlarla sınırlı değil, filmin seyri esnasında tekrardan dönecem zihin kontrolü göndermelerine.

Bill ayinden çıktıktan sonra “her şeyi gören göz”ün takibine alınmıştı hatırlarsanız, “bu konuyu araştırırsan ananı sikeriz” diye de uyarılmıştı.

Ama bizim Bill dayanamayıp o ayinin yapıldığı malikâneye geri dönüyor bir gündüz vakti. Sap sap kapıda bekliyo.Fakat “big brother is watching you”.İçeriden bir emmi beliriyor, Bill’e bir zarf veriyor.Çoktan biliyorlar bizim elemanın meraklanıp geri geleceğin, uyarı mesajını bile hazırlamışlar. Hatta bir başka sahnede Bill’i takip ediyorlar, ve takip eden adam kasıtlı şekilde uzun uzun Bill’e bakıyor. Yani amaçları gizli bir takipten daha çok, bizim Bill’e “seni izliyoruz orospu çocuğu” mesajı vermek. Başka bir deyişle amaç, korku politikası ile gözdağı vermek. Hay amına koyim o kadar şey yazıyom beni de takip etsenize piçler :(  Edin de ananızı sikeyim bi ehehe.

Bu adamlar bu boku zaten şu anda da yapıyorlar. “Biz her şeye hakimiz, tüm güç bizde” mesajı vermek istiyorlar, bu yüzden kendilerini bilerek deşifre ediyorlar.

Öyle mi sizce?

Birçok şeye sahipler, birçok şeye hakimler, fakat ASLA her şeye sahip değiller.

Şunu unutmayın ki bu adamlar henüz istedikleri ölçüde her şeyin hakimi olsalardı bu korku politikasını medya yoluyla insanlar üzerinde uygulamaya çalışmazlardı.

Seni yıldırmak istiyorlar ki sen örgütlenemeyesin diye.

Sana korku salıyorlar ki “artık iş işten geçti, yarağı yedik” diye umutsuzluğa kapıl diye.

Fakat hiç de öyle değil. Senden korkuyor olmasalar seni korkutup güvenini kırmaya çalışmakla vakit kaybetmezlerdi.

Kardeşinizin de var bikaç projesi, Allah kısmet ederse sizin de desteğinizle gücümüz yettiğince elimizi taşın altına sokacaz. Ve taşaksızlar, gücümüz çok şeye yeter, yemin ederim ki kuru sıkı laflar değil bunlar, ben bilmediğim şey üzerinden atıp tutmam.

Toplu halde yapılmış ciddi ve büyük bir boykot, bir ay boyunca Coca Cola tüketmemek, Shell’den benzin almamak, onlara müthiş bir “biz buradayız” mesajı olur. Ve zaten onların esas çekincesi de bizim birlik olmamız… Bu yüzden bizim kültürümüzü, insanlığın ahlak anlayışını dejenere ediyorlar ki birlik olamayalım, sikim sikim görüş ayrılıklarıyla bölünelim diye…

1 ay boyunca Türkiye’de Coca Cola satışları %90 düşse, Coca Cola iflas etmez, maddi olarak belki de hiçbir sikim kaybetmezler. Maddi olarak kaybetmezler fakat, başka birçok şeyi kaybederler. Korktukları şey tam olarak başlarına gelmiş olur ki onların esas korkusu da zaten karşılarında örgütlenmiş ve bilinçli bir halk görmek.

Bundan çekinmiyor olsalardı Kubrick öl(dürül)mezdi, Michael Jackson öldmezdi, John Lennon ölmezdi, araştırmacı John Todd 30 yıl hapse çarptırılmazdı. Böyle tek tabanca gidersem belki bana da yaparlar bi boklar, sana da yaparlar, hayat bu belli mi olur? O sebeple “tek tabanca” olmayacaz, “birlik” olacaz. Coming soon, konuşacaz bunları kaynatasızlar ehehe.

Neyse filme dönelim şimdi biz.

"Gökkuşağının bittiği yere gitmek istemez misin?"

Şu bizim sosyoloji okuyan kültürlü orospu vardı ya, Bill onun evine gidiyor fakat onun yerine ev arkadaşı var evde. Dikkat ettiysen gökkuşağının bittiği yer burası, Bill ve kızın üzerinden geçen gökkuşağını gördün di mi evladım? Bu kız da resimde gördüğünüz üzere orospu, seks kölesi ve yine bir gökkuşağı ibaresi…  Kızın eteğindeki pentagramlar ise satanizmden ziyade zihin kontrolünü temsil etmekte. Herneyse, Bill bu kadından, o gün yatmaktan son anda caydığı fahişenin AIDS olduğunu öğreniyor. Ballı pezevenk ucuz yırtmış.


Bi kafeye girip gazete okuyor Bill. Gazetenin manşeti gördüğünüz üzere “lucky to be alive” (hayatta kaldığı için şanslı). Kubrick abimiz burada sadece Bill’in AIDS muhabbetinden yırtmasına göndermede bulunmuyor, bir taşla kuş sürüsü vuruyor bu manşet üzerinden. Şöyle ki…Dünki ayinde Bill için kendisini feda eden kadının ölüm haberi var bu gazetede. Aynı zamanda güzellik kraliçesiymiş kendisi, ve ismi de Amanda.

Yani manşetinde “hayatta kaldığı için şanslı” yazan gazetede, Bill bu şansını borçlu olduğu kadının ölüm haberini okuyor.

Bu, filmin başında Bill’in yardımına koştuğu Mandy.Bu da ayinde Bill için hayatını veren kadın, yani Mandy.Bu da Mandy (Amanda)’nın ölüm haberi.

Filmi bilmeyenler için hızlıca izah edeyim, bu 3 kadın da aynı kişi; Mandy. Zaten Bill birkaç sahne sonra morga giderek Mandy’nin ayinde kurban edilen kadın olduğunu görecek. Mandy de Amanda’nın kısaltması, bizdeki Fatma ve Fatoş gibi işte.

Peki şimdi Mandy’nin ya da Amanda’nın hayatını bir özet geçelim,
  • Seks kölesi
  • Güzellik kraliçesi / ünlü birisi
  • Genç yaşta overdose’dan ölü bulunuyor
Mandy mi?

Marilyn Monroe olmasın bu?

O da 36 yaşında overdose’dan hayatını kaybetmişti.

Şimdi bi sigara yakın, arkanıza yaslanın, gözlerinizi iyi açın.

Ben bi şey söyleyip öyle havada bırakmam onu, huyum değildir. 

Kubrick reisin neden bu filmi 400 günde çektiğini, neden Guinness’e girdiğini daha net göreceksiniz şimdi.

Biraz flashback yapacaz. Ayin sahnesine dönelim, en son Mandy kendini feda etmişti, kurban edilmek üzere götürülmüştü ve ayin sahneleri orada bitmişti. Ayinden sonraki hemen ilk sahnenin bir kısmını görmüştük, hani Bill eve dönüyordu ve mimlendiği için sırtında her şeyi gören göz beliriyordu. Şimdi Bill’in eve girdiği ve yatak odasına doğru yürüdüğü bu gayet sikko sahnelere Kubrick reisin serpiştirdiği diğer mesajlara bakacaz.

Bill ayinden eve döner, kapıyı açar ve kapıyı açınca bir süre duraksar. Sebep? Kapı numarası olan “5A” yeteri sürece kadrajda gözüksün diye. Kubrick 5A’nın gözükmesi için önünü de hiç kapattırmamış ve film elinizde varsa bakın, kapı bu şekilde açıkken Tom Cruise bir süre bekliyor, adeta poz veriyor.


İçeri doğru yürürken duvardaki HELENA yazısının önünde bir sire bekliyor Tom Cruise. Helena filmdeki kızının adı bu arada. Ve unutmayın, bunlar ayinden hemen bir sonraki sahneler. Yani bu esnada Amanda henüz kurban edildi ya da edilmek üzere.


Amanda kurban edildikten hemen sonra gözümüze sokulan bu 5 A ve HELENA ne anlama geliyor?

Marilyn Monroe, 5 AĞUSTOS 1962’de, 5. HELENA Drive’da ölü bulundu.

Ve ölüm sebebi yine overdose’du.

Dayı diyorum ya işte haftalardır kafayı yiyorum bu nasıl film diye, manyak olum bu Kubrick. 

Marilyn Monroe’nun bildiğiniz gibi zamanın ABD başkanı Kennedy ile ilişkisi vardı. Seks ikonasıydı. Genç bir yaşta öldü.

Kubrick burada atıfta bulunmak için konu mankeni olarak Marilyn Monroe’yu seçmiş, fakat onun işarettiği sadece Marilyn Monroe değil. O, zihin kontrolünde tutulan tüm seks kölesi kadınları işaret ediyor.

Zihin kontrolünde, yarı hipnoz halinde olduğu çok belliyken çekilmiş video’ları olan Anna Nicole Smith de 3 sene önce overdose’dan hayatını kaybetti. Bu MK ULTRA zihin kontrolü yönteminde haplardan ve uyuşturucu maddelerden faydalanıyorlar tabi ki, fakat bu insanların davranışları öyle “hacı kafa 2 milyon yea” gibi değil. Hipnozdalar. Bu bir zihin kontrolü yöntemi.

Bu karı Miley Cyrus.

Disney’in bir yarışmasında “keşfediliyor”, “yetiştiriliyor” ve ortaya seks kölesi bir kadın çıkıyor. 16-17 yaşında kucak dansı yapıyor yönetmenine, çıplak pozlar veriyor.

Tek bu karı değil tabi, çok var bunun gibi yeni yetme fahişe ünlü şimdilerde, Selena Gomez, Demi Lavato, Vanessa Hudgens vs vs… Bunların hepsi de Disney çıkışlı. Ama “ne var hacu Abd’de kızlar çatır çatır sikişiyür o yaşlarda, altında bi şey arama yea” diye düşünüyorsanız sizi şöyle alalım,

Sağdaki çocuklar kimler biliyor musunuz? Britney Spears, Christina Aguilera ve Justin Timberlake.


Disney’in Mickey Kulübü’ne üyeler çocuk çağlarında, Disneyland’deki bir yarışmada keşfediliyor bunlar.

Bu 3’ünün daha o yaşlarda, beraber, Disney’in fotoğrafında aynı karede olmaları tesadüf di mi? Mına kodumun sığırları sizi…

Bunları o yaşlarda seçiyorlar.

O yaşlarda başlıyorlar zihin kontrolü uygulamalarına, programlanıyor bu çocuklar.

Bunu DISNEY yapıyor.

Ne kadar iğrenç bir sistem görüyorsunuz di mi?

Ve bu insanlar aşırı yetenekli oldukları için ünlü olmuyorlar. Britney, Christina, J. Timberlake, Lady Gaga, bunların bir esprileri yok, şarkıları bile kendilerine ait değil. Bu kişileri ünlü “yapıyorlar”.

Lady Gaga’nın gerçek ismi Stefani’dir, o Stefani denilen kız çok yetenekli olduğu için Lady Gaga olmadı. Lady Gaga zaten planlanmış bir karakterdi, birinin Lady Gaga olması gerekiyordu ve Stefani’yi Lady Gaga yaptılar. Bir başka deyişle bu rolü ona verdiler.

Kubrick tüm bu dönen dolapların farkında, tabi o hayattayken Lady Gaga felan yoktu ortada eşek evladım isimlere takılma, bu zihin kontrolü programlamasının, seks kölesi edilen diğer kadınların, bunların hepsinin farkındaydı adam. Eyes Wide Shut’ta bunları anlattı.

Eyes Wide Shut, 2 senaryosu, 2 kurgusu olan bir filmdir.

Bunlardan birincisi sığır ekşici kesime hitap eden senaryodur ki onlar insanların %99’unu falan oluşturur. Bu filmi seyredip şöyle derler; “Üstad adın erkek ilişkilerini anlatmış yeeaa swh”

İkinci ve esas senaryo ise zihin kontrolü programlaması başta olmak üzere bu elit ailelerin ne boklar karıştırdığını ifşa etmektir. Kubrick bu filmi tamamlayıp teslim ettikten 4 gün sonra öldüyse bunun altında bir şey arayacaksın kuzum. Bu anasını siktimin hayatı o kadar da tesadüflerle dolu değil zira. Onlar bunları sana gayet normal, tesadüfi olaylarmış gibi kakalıyorlar ama öküzün bacağı hiç de öyle değil. Kubrick abimizin buna da müthiş bir göndermesi var filmin devamında, birazdan gelecez oraya.

Şimdi inançlı birine kafir, kafir birine inançlı demek, etik olarak da dini olarak da doğru değildir. Fakat sadece elde ettiğim işaretleri toplayarak bir varsayımda bulunacam, yazının buradan sonrasını iyi okuyun uçuşa geçecez ehehe.

Önceki filmlerinde gayet onların piramit, göz ve güneş sembollerini kullanan bir Kubrick vardı. Görünen o ki abimiz Michael Jackson gibi sonradan doğru yolu bulmaya başlamış ve Eyes Wide Shut gibi onlara büyük bir darbe indiren bir film çekerek kapanışı yapmış.

Şimdi Lady Gaga’nın çok ilginç bir şarkı sözünü yazacam buraya, sadece bir dörtlük. Lady Gaga başlıklı yazıları okuyanlar biliyordur, Gaga da durumunun boktanlığının farkında fakat birtakım sebeplerden dolayı bırakamıyor sahip oldukalrını. Hatta son kliplerini genelde ağlayarak bitiriyordu, hatırladınız di mi? Heh, şimdi Gaga’nın “Dance in the Dark” şarkısından bazı kısımlar sunacam size.

Marilyn, Judy, Sylvia, tell’em how you feel girls,
Work your blond Benet Ramsey will haunt like Liberace
Find your freedom in the music
Find your Jesus, find your Kubrick.

Meali:
Marilyn, Judy, Sylvia, onlara nasıl hissettiğinizi anlatın kızlar

Özgürlüğünü bul (müzikteki)
Kendi İsa’nı bul, kendi Kubrick’ini bul.


Şarkıda ismi geçen bu kişiler (Marilyn, Sylvia, Judy, Ramsey) genç yaşta şaibeli şekilde ölen ünlü kadınlar. Tüm bu isimleri zikredilmiş kadılar onların seks kölesidir demiyorum, zira aralarında 6 yaşında bir kız çocuğu da var birazdan açıklayacam, bu isimlerin ortak paydaları “intihar” mı “cinayet” mi hala bilinmeyen bir şekilde hayatlarını kaybetmiş olmaları… Flash tv gazeteciliği iş başında, işte o kadınlar:
Marilyn Monroe: 36 yaşında overdose’dan ölü bulundu.
Judy Garland: 47 yaşında overdose’dan ölü bulundu. İlginçtir, sinema kariyerine çocukluğunda Oz Büyücüsü filminde oynayarak başladı.
Sylvia Plath: 31 yaşında zehirlenerek öldü. Öncesinde overdose’dan intihar teşebbüsünde de bulundu.
JonBenet Ramsey: 6 yaşında faili meçhul cinayete kurban gitti, çocuk güzellik kraliçesi. Dünyalar tatlısı da bi kız, görseniz fotoğraflarını…

Ve şarkının devamında Prenses Diana’yı da anıyor, o da malum bir senaryo sonucu çok genç yaşta öldürülmüştü.

Tüm bu şaibeli şekilde, genç yaşta hayata veda eden kadınların isimlerini anıyor Gaga ve sonra şunu diyor “Kendi özgürlüğünüzü bulun, kendi İsa’nızı bulun, kendi Kubrick’inizi bulun”

Hatırlayın Lady Gaga, Judas şarkısında “Jesus is my virtue, but Judas is the demon i cling to” (İsa benim erdemim, fakat Judas takılıp kaldığım şeytanım) diyordu.

Erdemi olarak gördüğü İsa gibi örnek gösterdiği bir diğer kişi de Stanley Kubrick.

Kubrick’in yaptığı gibi, siz de özgürlüğünüzü bulun diyor bu şarkıda Gaga. Bu mesajı veriyor.

"Find your Jesus, find your Kubrick.", bu nasıl şarkı sözü lan? Bizim Serdar Ortaç’ın sözlerine hiç benzemiyor anasını satayım. Buralara buralara we dont need no buralara…

Ve bu Dance in the Dark şarkısı hangi sözlerle başlıyor biliyor musunuz?

Silicone, saline, poison inject me,
Baby, I’m a free bitch.

Meali:
Silikon (silisyum), ilaç, zehir enjekte et bana
Ben özgür bir fahişeyim bebeğim

Zehir, yabancı maddeler, ilaçlar, enjekte etmek? Fahişe? N’oluyor lan?

Lady Gaga bu sözlerle başlıyor şarkıya. Ve bu şarkıda daha sonra “overdose” alarak ölen/öldürülen kadınları anıyor.

Afedersin ama, her şey anasının amı kadar açık.

Zihin kontrolü ile pilli bebek haline getirilen, seks kölesi yapılan kadınlardan bahsediyor Lady Gaga. Tıpkı Kubrick’in yaptığı gibi… Ve Lady Gaga bu olayların zaten içerisinde olduğu için, Kubrick filmlerini (başta Eyes Wide Shut) sığır ekşici bakış açısıyla seyretmiyordur muhtemelen. Kubrick’in ne uğruna öldüğünü, neler yaptığını biliyor bu kadın. Çünkü kendisi zaten Kubrick’in bahsettiği bu olayların tam ortasında.

Zihin kontrolü…

Bunu sadece ilaçlarla değil, başta çocuk hikayeleri, filmler, televizyon, klipler, kısacası medya ile bizlere de uyguluyorlar. Ahlak anlayışımız günden güne değişiyor. Ahlaksızlıkları normal karşılar hale geliyoruz gittikçe. Normal olmayan şeyleri normal karşılamaya başlıyorsak eğer işte orada sıkıntı var demektir.

Johnny Depp kendi filmlerini kendisi seyretmiyor, “merak etmiyorum nasıl göründüğümü ya da filmin neye benzediğini” diyor. Bunları kendi ağzıyla söylüyor, seyredin şu yukarıda link’ini verdiğim amına kodumun video’sunu, anlatılıyor hepsi. Zihin kontrolüne maruz kalıyoruz yıllardır, ufak ufak, bilinçaltı mesajlarıyla, dejenere edilen hayat görüşlerinin bize güzelmiş gibi dayatılmasıyla mahfediliyor hayat anlayışımız.

1 yıldır odamdaki televizyonu açmıyorum. En ufak bir eksikliğini hissettiysem orospu çocuğu olayım.

Kapatın şu amına kodumun cihazını. Fatmagül’ü kim sikmiş öğrenmeyiverin, hiçbi sikim kaybetmezsiniz, aksine çok şey kazanırsınız, inanın bana.

Neyse filme devam edelim artık. En son Bill gazetede Mandy’nın ölüm haberini okuyordu, ve doğru olup olmadığını görmek için yattığı morga gidiyor.

Bakın şimdi çok uçuk bir tespitte bulunacam, hazır olun tekrardan uçuşa geçecez.

Yazının başlarında da söylediğim gibi Kubrick bazı kelime veya kelime gruplarını ısrarla tekrarlamış bazı sahnelerde. Ve bunu yaparken de genelde çok boş, saçma diyaloglar kurmuş ki, esas amacının kelimeyi tekrar ettirmek olduğunu, tekrarladığı kelimeyi vurguladığını görelim diye.

Windsor (Kraliyet ailesinin soyadı) ve “gökkuşağının bittiği yer” örneklerinde olduğu gibi, bu tekrarlanan kelimeler hep bir anlama geliyordu, hiçbiri boş yere tekrar ettirilmedi. Kafamıza kafamıza kaktı bu mesajları Kubrick.

Şimdi Bill ile Mandy’nin cesedinin bulunduğu morga gidecez beraber. Ve Amanda’nın gerçek ismini biz ilk defa burada öğreniyoruz filmde, zira o gazete haberinin detayları bize gösterilmedi, Bill kendisi okudu o haberi. Ben filmi zaten seyretmiş olduğum için o kişinin Mandy olduğunu açıkladım size. Şimdi bakalım Mandy’nin gerçek ismi kaç kere tekrar ettiriliyor.

Bill morga gider, ve görevli bayana görmek istediği kişinin, yani Mandy’nin ismini söyler.

Amanda Curran.Görevli kadın “pardon ismi neydi” diye tekrar soruyor.Üstüne heceliyor…Israrla tekrar tekrar soruyor…20 saniyede “Amanda Curran” tam 5 kez tekrar edildi. Özellikle Curran hecelerine dahi ayrıldı.

Aklıma gelen şey sizin de aklınıza geldi mi?

Curran -> Kuran?

Olabilir mi?

Filmi ilk seyrettiğimde yanımdaki arkadaşıma “ehehe karının ismi Kuran la” dedim, fakat bir sonraki sahneye bakınca benim “ehehe” oldu sana “ehehehhöaaskkkk”.

"Üzerinde on dokuz vardır" - Müddesir suresi, 30. ayet.

Kuran’ın 19’a dayalı bir matematiksel düzen ile indiği söyleniyor son yıllarda, ve bu 19’daki sırdan etkilenerek müslüman olan birçok yabancı kişi var. Ben bu konuda agnostik takılıyorum biraz, yani olabilir de olmayabilir de, bilemeyiz. Neyse siktir edin şimdi beni, filme dönelim biz. Curran (Kuran)’ın defalarca tekrarlandığı sahneden sonraki sahneye bakalım, Bill morga girer…


Yaklaşık 1 dakika boyuncao Curran’ın üzerindeki 19 kadrajda tutuluyor.

Kubrick Kuran’la ilgili bir mesaj vermek istiyor olabilir mi? Ahaha kim bilir… Bu son gösterdiğim şey teoriydi işte, fakat tesadüf olması çok zor olan bir teori. Zira söz konusu yönetmen sembollerin ve detayların hastası olan Kubrick, bu film onun hayatına mal oluyor, ve Curran’ı ısrarla defalarca tekrar ettirdikten sonra, ayette de dendiği gibi üzerine 19’u yerleştiriyor.

Amanda Curran…

Ve “Amanda” ne demek biliyor musunuz?

Latince Amanda; “fit to be loved, lovely” (sevmeye yaraşır, sevilmeye değer) demektir.

Ehehe…

Lady Gaga’nın “Kendi İsa’nızı bulun, kendi Kubrick’inizi bulun” demesinin tüm bunlarla bir alakası olabilir mi? Kubrick kendini onların arasından çekip çıkarmış olabilir mi? Bilemiyorum, elimizde bu gösterdiklerim var sadece, fakat bunları tesadüfe yorasım da gelmiyor pek.

Kubrick’in sembolojiye ne kadar önem verdiğini daha net göstereyim şimdi size, hoş sıkı hayranları biliyordur zaten bunu.

CRM 114 muhabbetini duymuş muydunuz Kubrick’le ilgili? 

Bu CRM 114, Kubrick’in birnevi imzası, entel deyimiyle “trademark”ı. Kubrick bu CRM 114’ü ilk önce Dr. Strangelove filminde kullanıyor, bir cihaza CRM 114 ismini veriyor. O filmin de sembolojiyle iç içe olduğunu söylemiştim. Ardından bunu Clockwork Orange filminde de kullanıyor ve hastaya verilen bir ilacın ismini “CERUM 114” olarak koyuyor, yani “CRM 114”. 
Bu sembolojiyi son olarak Eyes Wide Shut’ta da kullanıyor. Nasıl mı?

Curran ve 19 sahnelerinden hemen bir sonraki sahneye bakalım.

IMDB'de de aynı bilgiyi bulabilirsiniz. Curran'ın yattığı oda, hastanenin C koridorunun 114 numaralı odasında. Yani C Room 114. Yani CRM 114.

Size Kubrick detaylara ve sembollere hastalık derecesinde önem verir demiş miydim?

Meraklısına, Kuran’da 114 sure vardır ve 114, on dokuzun katıdır. Ve bu CRM 114, iki buçuk saatlik filmin sadece “Curran ve 19”lu sahnelerine sıkıştırılıyor.

Garip şeyler bunlar ehehe.

Velhasıl kelam özet geçeyim size: Allah diyen Kubrick bulundu, Darwinciler panikte.

Ben gözlemlediklerimi sundum size, isteyen istediği anlamı çıkarmakta serbest… Kubrick hacı oldu, geçen gün sabah namazını beraber kıldık gibi bir iddiam yok, fakat kendisinin Kuran’ı okumuş olması ve bize bir mesaj bırakmak istemiş olması muhtemel.
Ulan valla bizim Mustafa Altıoklar’ın daşağını yiyim ya… Adam ne güzel 2 sevişme sahnesi, 3 entel diyaloglu tırışka sahne koyuyor, al sana film. Bi de şu Kubrick’e bak, matematiksel kod fışkırıyor filmden anasını satayım, Bim Dost Yoğurt’un barkodu bile bu kadar karışık değil ulan.

Filmin sonlarına geliyoruz, Bill morgda Amanda’yı (Mandy’i) gördükten sonra arkadaşı Victor kendisini çağırıyor. Hani şu filmin başında Amanda’yı sikip bayıltan herif ehehe.

Elit arkadaşımız Victor’un odasına giderken damalı zeminden geçiyoruz.
Bu sembolü hatırlamışsınızdır herhalde, filmin başındaki mekâna döndük zira, Victor’un malikânesine.
Ve beklenildiği gibi, Victor o ayindeki maskelilerden biri olduğunu itiraf eder. Malikanesindeki tüm o semboller sırf dekor olsun diye değilmiş yani di mi sevgili sığır ekşici? “Ayy üstad bu filmde kadın erkek ilişkilerini anlatıyoooooo” diyen çemçük ağzına kepçe kepçe sıçarım senin orospu çocuğu.


Victor pişkin pişkin konuşur Bill ile. Ve Victor’un bu filmde “zengin” ve “elit” işadamlarından birisini temsil ettiğini söylememize bile yok sanırım. Bill bir doktor, Victor diye bir arkadaşı var, ve böyle bir işin içinde olduğunu öğreniyor Victor’un, hiç aklına bile gelmezdi. Emin olun sizin de aklınıza gelemeyecek kişilerin onlarla ilişkileri var. Dış görünüşe aldanmayın, kimseye inanmayın, her zaman -abartmamak koşulu ile- belli ölçüde bir şüphe payı bırakın.

Victor tam da bu meseleden bahsediyor işte. Devamında şöyle diyor; “sana oradakilerin isimlerini söylesem gece uyuyamazsın, ama zaten söylemeyecem.”

Orada bulunan kişiler takım elbiseli bakanlar, iş adamları, oyuncular, sanatçılar, ünlüler ve elitlerdi… Dışarıdan baktığınızda “siktir lan olamaz” diyeceğiniz kişilerdi.  
Ve Bill’in orada yabancı olduğunu anlamalarında, Bill’in oraya taksi ile gelmiş olması da etkili olmuş. Zira oradaki herkes zaten limuzini ile gelmiş ayine (bunu Victor söylüyor). Hepsi elit kesimden varlıklı insanlardı anlayacağınız, zaten öyle bi ayinde tornacı Hüseyin’in ne işi var amına koyim ehehe.

Victor arkadaşımız pişkinliğini sürdürerek Bill’e yapılan tehditlerin, kadının kendini kurban etmesinin ve her şeyin bir “kurmaca” olduğu söylüyor. “Yersen” çekiyor yani Bill’e.
Tüm bunları sırf Bill korksun diye tezgâhladıklarını söylüyor…

Of of of, bunların hiçbiri boş sahneler değil abicim, dikkatli okuyun şimdi.

Bill tüm o olanların kurmaca olduğuna inanmıyor haliyle, zira morga gidip orada kurban edilen Amanda’nın cesedini kendi gözleriyle gördü.

Fakat Victor neden tüm bunların kurmaca olduğunu söylüyor Bill’e, neden böyle bir şey uyduruyor?
Bill “paranoya” yapsın diye… Ya tutarsa diye… Yani Bill’e vermek istediği duygu şu: “Aslında orada gayet olağan şeyler yaşandı, her şey normaldi, sırf sen kork diye biz tezgah yaptık sana, aslında yok öyle şeyler ehehehehe…”

İşte şimdi Illuminati dediğinizde size “ne saçmalıyosun amına koyim, biz lisedeyken konuşurduk bunları, komplo teorisi onlar heyecanlı ergen seni heh heh heh” triplerine giren dalyaraklar var ya, işte onlar bu oltayı yemiş olan orospu çocuklarının ta kendileri. Victor’un yalanlarına kanan dangalakların ta kendileri onlar…

Size her şey normalmiş hissiyatı verdiler bugüne kadar, “heeey hayat gayet normal akışıyla sürüp gidiyor” dediniz içten içe, fakat hiçbir şey normal gitmedi, hep onlar şekillendirdi bu dünyayı.

Ve bu filmin çekildiği yıl 1999’du.

Yakın bir tarihe kadar bu böyleydi, fakat artık bu politikayı bile uygulamıyorlar, yalanlama ihtiyacı bile hissetmiyorlar artık. İyice yüzsüzleşerek “biz buradayız” diyorlar şu an, benim size bu blogda defalarca gösterdiğim gibi…

Size onlarca tarihi gerçek sundum, medya deşifresi yaptım, klip ifşası yaptım, fakat inanmak istemeyen sığır yaradılışlı gerzekler bunları anlatmaya kalktığınızda size hala “paranoyak” gözüyle baktılar di mi? Olum bakın, size bir ayet verecem şimdi bu konuyla ilgili, fakat inançlı olmasanız bile söylenilmek isteneni kapmaya çalışın siz. Amına koyim şuraya Konfiçyus’un bir sözünü alıntılasam taocu olmasanız bile “vay bee adam demiş abi ehehehehe” dersiniz dalyaraklar, hiç değilse en azından şu objektifliği Kuran için de gösterin, fazlasını beklemiyorum şu an;

"27. Ah bir görsen, ateşin başında durdurulup da şöyle dediklerini: "Ne olurdu, geri gönderilsek, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak ve müminlerden oluversek."

"28. İşin doğrusu şu: Önceden gizlemekte oldukları karşılarına dikildi. Geri gönderilselerdi yasaklandıkları şeyi mutlaka yineleyeceklerdi. Doğrusu, onlar, tam yalancıdırlar." - En’am Suresi.

Anladın mı taşağını yediğim? Bazıları var ki, bu hayatı 3 milyar yıl da yaşasaları aynı boku yiyecekler, o karakterdeler… Bazı insanlar var ki anneleri orospu olmasa bile orospu çocuğu olmayı tercih ediyorlar. O yüzden siktir edeceksin onları sen, onlara yapacak bir şey yok, taşa hayat veremezsin ya sen? Çoğunlukta bile olsalar takmayacaksın onları sikine. Kimse bilmiyor bile olsa doğru yine doğrudur, bunu unutma. 

Valla güzelim başından beri diyorum ben hümanist değilim diye, götü boklu sığırın peşinden koşamam ben aman beyimiz bir şeyleri anlasın, farketsin diye. Bu kadar sığırlık yapan zaten uyanmasın amına koyim, siktirsin gitsin hayatı boyunca sömürülsün pezevenk. Sen elinden geleni yap tabi yine de onun gözünü açmak için, ama abartma, o çaba göstermezse biryerden sonra bırak. Bırak o senin götünde dolansın “gerçeği” öğrenmek için, sen onun değil… Dolanmıyorsa o zaten olayı da anlamamıştır, treni de kaçırmıştır… Sığır olmaya mahkum bir pezevenktir o, kusura bakmayın ben Mevlana değilim, herkesin hakkı neyse o. 
Hani bazen şunu düşünüyorsunuzdur, “iyi de dayı, bazıları bu dünyaya cennet gibi bi hayatı yaşamak için doğuyo, o adamla fakir adam aynı cennete mi gidecek şimdi?”

İyi de hacım, 400 metre yarışlarını düşün, atletleri düşün.


Bu yarışın başlangıç anı, bak görüyo musun pistin merkezine yakın konumdaki atlet en geriden başlıyor. Yarıçapı yüksek kısımdaki atlet en ileride başlıyor. Fakat aslında onların hiçbiri ne ileride, ne de geride başlıyor, hepsi eşit mesafe koşacaklar birazdan. 

İnsanoğlu bile sikimsonik matematik hesaplarıyla bu adaleti sağlayabiliyorken, Tanrı bunu sağlayamaz mı sanıyorsun?

Pistin uzak çaplı bölümünde koşan atlet zengindir, önde başlıyor gibi gözükür fakat onun da koşacağı mesafe diğer “fakir” atletlerle aynıdır.

Şöyle düşün amına koyim, milyoner ve mutlu mesut bir ailenin ferdi olarak dünyaya gelmiş adamdan belki de 100’lük sınav kağıdı vermesi bekleniyordur bu dünyada. Ama cahil, fakir ve imkânları kısıtlı olarak dünyaya gelmiş olan adam 50’lik kağıt verse de geçiyordur belki, ehehe kapiş?

Ben kendi çabalarımla ilahi adaleti size ancak bu kadar açıklayabilirim, haşa ehehe. Neyse filme devam edelim biz.

Victor “tüm bunlar oyundu laa, sen kork diye yaptık ehehe” diye sıkınca bizim Bill yemiyor bunu tabi. “İyi de yarram, ben gittim gördüm bu beni kurtaran kadını öldürdünüz, nasıl bi oyun ki bu sonunda bir insan öldürüyorsunuz” diye çıkışıyor.
"Sevişmekten yorgun düştü, senin için kendini feda etmedi o kadın, o olayla bir ilgisi yok ölümünün, tesadüfi bunlar" diye sıçıp sıvıyor Victor.

Hala ısrarla sana tüm bu olanları “olağan” şeylermiş gibi kakalamaya çalışıyorlar… Görüyor musun? Ey öküzün toprağa sıçtığı bok kadar aklı olmayan ekşici, görüyor musun Kubrick’in sana vermek istediği mesajı?

İyice yerleşti mi kıt kafana? Kubrick dahi bir adam ama karşısındaki sığır sürüsü iyice anlasın diye bu sahneleri tekrar tekrar veriyor… Kubrick burada diyor ki: “Madem elinde yeterli sayıda delilin/işaretin var, hala onların salak yalanlarına inanma. Onlar sana her şey normalmiş gibi hissettirmeye çalışsa da inanma”.

İşte sen sığır ekşici, sen önyargılı yobaz ekşici… Sen bu yüzden gözünü açan insanlara “komplocu” diyorsun, çünkü sen her şeyin en doğrusunu bildiğini sanan fakat özünde hiçbir bok bilmeyen kibirli bir öküzsün. Sen Victor’un gerizekalıca yalanlarına ikna olan bir dangalaksın. Sen Kubrick’in bu imalarla ve mesajlarla dolu filmini “kadın erkek ilişkilerini anlatıyo üstad yeeeaaa :))))” diye yorumlayan bir sik beyinlisin. Başka da hiçbir bok değilsin. Sana yemin ederim ki sen bundan fazlası değilsin.

Sen sistemin sana yutturmaya çalıştığı hapı yutmaya dünden razı olan bir öküzsün, çünkü keyfinin yerinde olduğunu düşünüyorsun. Fakat senin “sürekli” bir keyfin yok, sen hiç savaş görmedin, sen hiçbir sikim görmedin 80’li jenerasyonun sığır ekşicisi… 80’lerin sonunda 90’ların başında çocuk olmayı bir marifet sanıyorsun ama senin jenerasyonun şu amına kodumun hayatında hiçbir sikim görmedi ekşici (istisnalar kaideyi bozmaz ulan, Bosnalı kardeşlerimize saygılar sevgiler). Sen bir sığırsın ekşici, bunları göremiyorsun, amına kodumun Pink Floyd dinleyen yobazı seni… Yobazlık sadece sarık takmakla olmuyor.

Bak şimdi o ayindeki kadının, yani Mandy’nin ölümünü nasıl açıklıyor farmason arkadaşımız Victor;


İşte bir insanı yaftalamak bu kadar kolay. “O zaten uyuşturucu bağımlısıydı, o yüzden öldü amına koyim bizle ne alakası var?”.

Gerçi ben o kadar ünlü değilim ama yine de birilerinin dikkatini çekmişimdir muhakkak, belki yarın öbür gün başıma bir şey gelirse benim için de şey derler “babasını kaybetmiş, intihara da teşebbüs etmiş, manyaktı bu zaten kafayı yemiş işte”.

Yaparlar bunu ehehe. Valla olur bak, hayat bu, belli mi olur?

John Lennon bile ne dedi; “Başıma bir şey gelirse bilin ki bu bir kaza değildir”.

Ve gencecik yaşında bir cinayete kurban gidiyor bu adam…

İşte insan hayatı bu amına kodumun dünyasında bu kadar ucuz, çünkü bizler bir birlik değiliz, planlı ve örgütlü hareket edemiyoruz bu ibnelerin yaptığı kadar. Kuru kuruya iyi niyet hiçbir sikim ifade etmez, biz de şerefsiz olan bu götler kadar planlı hareket etmeliyiz. Tamam mı taşağını yediklerim?

İşte o ayinde kurban edilen kadının yani Amanda’nın ölümünü böyle açıklıyor Victor. Bir gece önce o karıyı sikip bayıltmıştı hatırlarsanız ehehe, şu soğukkanlılığa bakın.
Size “normal olmayan şeyleri normalmiş gibi kabul ettiriyorlar” dediğimde ne demek istediğimi anladınız mı şimdi? İşte amına kodumun aklı bir, Kubrick de onu diyor, hem de bu gerizekalı sikko’dan 12 yıl önce diyor bunları Kubrick.

Filmin son sahneleri… Bill kiraladığı kostümleri geri verirken maskesi bunların arasından çıkmamıştı. Ve eve döndüğünde bu maskeyi karısı Alice’in yanı başında görüyor. Yani adamlar diyor ki “senin götündeki donu alırız haberin bile olmaz”, bunun üzerine Bill ağlıyo zırlıyo işte.

Tamam her şeyi gören gözünüz ile her şeyi görüyorsunuz, eyvallah. Görün tamam da ne sikim yapabilirsiniz ulan amına koduklarım? Yiğidin malı meydandadır amına koyim, gelin beni de görün, ip numaramı bulursunuz Google’dan ehehe.

Ben bunları siz korkun diye anlatmıyorum ciğerler, “ciddi”ye alın diye anlatıyorum. Çünkü insanoğlu göttür, yumurta kapıya dayanmadan hiçbir bok yapmaz, azcık korkutmak gerekir onu. Ama azcık stres bile iyi bir şeydir, zira o stres seni Öss’ye çalışmak için motive etmiştir lise yıllarında. Azcık enflasyon bile iyi bir şeydir ekonomide, zira o enflasyon hareketlilik ve dinamizm getirir ekonomiye. Ekonomi okuyorum sikerim ananızı bana laf anlatmayın. Bu “Illuminati” korkusunun da birazı iyidir, çünkü onları ciddiye almanızı sağlar, zira ciddiye alınmaya değecek güçteler. Hatta çok güçlüler. Fakat “bir” olduk mu, “birlik” olduk mu onların anasını sikeriz, no problem ehehe.

"Fuck", kibar çevirmenlerimiz bunu "düzüşmek" olarak çevirmişler. Kubrick’in son filmi olan Eyes Wide Shut’ın son cümlesi "Fuck"… Kubrick sinema kariyerini "fuck" kelimesi/cümlesi ile sonlandırıyor.

Filmi seyredenler bilir ki filmin bu sahnesi bir alışveriş merkezinde geçiyor, ve Alice’in etrafında tonlarca yıldız beliriyor bu sahelerde. Evet tüm bu yıldızlar zihin kontrolü sembolojisi, fakat ben konuyu “komplo teorisi” olarak görmeyin diye bu tür yoruma açık sembolleri katmadım bu yazıya. Yoksa bana bıraksanız daha neler neler çıkar bu yazıdan da neyse ehehe.

Canolar, benim kafa da kıyak şu an, yazıyı bitirmek mecburiyetindeyim ve filmin son sahnelerini biraz hızlı geçtim o yüzden. Fakat siz Kubrick abimizin bize bırakmak istediği mesajı aldınız sanıyorum.
Ve şimdi size son olarak birkaç fantastik bilgi daha veriyorum…

Kubrick, Eyes Wide Shut’ı esinlendiği Traumnovelle adlı romanı 1960’lı yıllarda, “2001: A Space Odyssey” adlı kült filmi çekerken okuyor ve Eyes Wide Shut’ı çekme kararını da o zaman alıyor.

Kubrick’in kült filminin adı: 2001: A Space Odyssey
Kubrick’in ölüm tarihi: 7 Mart 1999

Peki tahmin edin bu iki tarih arasında kaç gün var?

Kubrick’in ölüm tarihi olan 7 Mart 1999 ile, en ünlü filmlerinden birine konu olan 1 Ocak 2001 tarihi arasında tam tamına 666 gün var…

Buyrun hesaplayın isterseniz, tam 666 gün: http://iki-tarih-arasindaki-gun-sayisini.hesaplama.net/ (bu da nasıl bir site ismi amına koyayım)
İşin içinde sanki ritüelistik bir hava var di mi? Yok canım… Bu yazıda dile getirdiğim 1209485 şey gibi bu da bir tesadüf… 
Bakın canını yediklerim, ben kendim ikna olmadığım, inanmadığım hiçbi şeyi sizinle burada paylaşmıyorum, fakat bu demek değildir ki ben yanılmam, tabi ki yanılırım amına koyayim. Ben kimim? İyi güzel de, buraya kadar yazdığım 70 küsür yazıda, 500 sayfalık kitap olacak kadar yazıda, ben sürekli mi yanıldım amına koyayım ya?
Anlattıüğım her şey mantık çerçevesinde değil miydi? Her şey birbiriyle tutarlı değil mi? Be amına koduklarım ben daha size muhtarlıktan imzalı mühürlü ikametgâh belgesi mi getireyim neyi bekliyorsunuz ulan benden? CIA ofisine mi sızayım? Be ağzına bacağımı soktuklarım, ben her insanın ulaşabileceği bilgileri bir araya topluyorum ve puzzle’ın parçalarını birleştirmenize yardımcı oluyorum. Ananızı sikeyim sizin eğer hala bunları göremiyorsanız, ananızın bi günahı yok belki ama yine de sikeyim onu ben.

Ve size son olarak bir şey daha söyleyeyim.

Söyleyeyim ki bu amına koduklarım bu sistemi nasıl oturtmuşlar görün, söyleyeyim ki bu sistem nasıl yalanlar üzerine bir sistemmiş görün.

Tom Cruise’un evine gittiği bir orospu karı vardı hatırlayın, evinde sosyoloji kitabı vardı ve 1 dakika kadar kadrajda kalıyordu o kitap.

Olum bakın, bu adamlar dünyaya ne makina mühendisleriyle, ne genetik mühendisleriyle, ne de tıpçılarla yön veriyorlar. Dünyaya yön veren bilim sosyolojidir.

Sosyoloji nedir? En basit ifadeyle “toplum bilimi”.

Bu dünya üzerindeki insanların yönelimlerini, psikolojilerini, sürü psikolojisine yön veren etmenleri inceleyen bilimdir sosyoloji.

O yüzden bu anasını siktimin dünyasında “sosyoloji” denen bölüm üniversitelerde rağbet görmez.
Rağbet görse ne olacak? Mezunları iş bulamayacak… Zaten iş bulamasınlar ki diğerleri de bunu görüp bu dala yönelmesin, toplumda bu bilim dalı istihdam edilemesin. Herkes mühendis olsun ki uzaya çıkalım, çağ atlayalım, he amına koyayım he.

Neden tüm zeki çocuklar “sayısal” bölümüne yönlendirilirler lisede? Müyendiz olsun, doktur olsu diye di mi? E amına koyim artık sikini sallasan mühendise denk geliyor amına kodumun toplumunda, ee noluyor? Uzaya mı çıkarıyor bizi bu sığır mühendisler?

Bu adamlar dünyayı, toplumları, insanları “sosyoloji” bilimi vasıtasıyla yönetiyorlar. Medyayı ele geçirirlerse dünyayı da ele geçirmiş olacaklarını bu sayede keşfettiler 20. yüzyılın başında.

48 tane çocuğum olsa tekine bile mühendis ol demem, kendi çok can atıyorsa o ayrı, ama ben özellikle mühendis olsun istemem. Mühendisler alınmayın olum sizi kötülemiyorum lan, oyunun kuralı buysa elbette ki kuralına göre oynayacaz biz de. Bu dünya “burada sürün, ahirette kralsın boolum” dünyası değildir, fakat elinden geldiğince hayata SEN şekil vermeye çalış. Birilerinden bir şeyler bekleme sürekli. 

Bu son dediğimi ekşiciler şu yolla yapıyorlar: “olmamış, saçma, beğenmedim.”

Ulan orospunun sıçtığı, başkalarının dayattığına uymamak bu değildir. Başkalarının dayattığına uymayacaksın fakat kendin yapacaksın bir şeyler, kendin çabalayacaksın. Oturduğun yerden sikini taşağını yaya yaya elini taşın altına sokan insanlara “olmamış” demek EN BÜYÜK orospu çocukluğudur. “Sözde” filozoflara ihtiyacı yok bu memleketin, elini taşın altına sokabilen, yürekli ve bilinçli insanlara ihtiyacı var…

Bu memleketin de, dünyanın da, insanlığın da oturduğu yerden ahkâm kesen orospu çocuklarına ihtiyacı yok.

Amatör ruhla profesyönel işler çıkaracak insanlara ihtiyacı var bu dünyanın.

Bizim de çabamız bu yöndedir.

Anlayana.

Sevgilerimle, öperim kaynatanızı.

Michael.
← Daha eski girdiler 15 sayfa arasından 1. sayfa